Bu plaza korku öyküsü, mimarlık ve mimari korku temalarını beton bir binanın ürpertici koridorlarında buluşturuyor. Aşağıdaki satırlar, Selim’in yangın merdiveninde başlayan ve plazanın var olmayan 13. katında son bulan tüyler ürpertici hikâyesini anlatıyor.
“Mimarlık fakültesinde bize her binanın bir ruhu olduğunu öğretmişlerdi; ama bu plazanın ruhunun, işten atılanların bedenlerini kolonlarına katık ettiğini öğrenmem için yangın merdiveninde 12’den 14’e atlamam gerekecekti.”
Selim, sigarasına son bir nefes daha aldı. Beton basamaklar soğuktu. Mart ayının nemli karanlığı, floresan lambaların cızırtılı ışığında dans ediyordu. Kimyasal beyazlıkta kırışan hava, nefesini göremeyecek kadar ağır bir sessizliğe bürünmüştü. Üçüncü katı geçti, ardından dördüncüyü. Saymamak elinde değildi; yirmi yıllık mesleki alışkanlık omurga gibi sayılara dayanıyordu.
Son aylarda her sabah asansörden inerken kendi kendisine aynı şeyi mırıldanıyordu: ‘Ben burada yokum.’ Mobbingin ruhunda açtığı deliklerden rüzgâr geçiyordu artık. Masasında otururken, toplantılarda konuşurken sanki üzerinden bir kat cila çekilmiş gibi görünmezleştiğini hissediyordu. Üstelik bu cümle, sadece bir şikâyet değil, binanın aç ruhuna verilmiş bir davetiyeydi belki de.
I. Floresan Kalp Atışı: Bir Plaza Korku Öyküsünün Başlangıcı
On dördüncü katta durdu. Aşağı baktı. Floresanların periyodik vızıltısı, bir kalbin atışı gibi düzenliydi: vızz-vızz… vızz-vızz. Beton duvarlarda yankılanan bu ritim onu derinden rahatsız ediyordu. İnsan yapımı bir şeyin bu kadar canlı bir ritmi taklit etmesi, doğaya karşı işlenmiş bir cinayet gibi geliyordu aklına. Söndürdüğü sigaranın izmariti parmakları arasında hâlâ sıcaktı.
Ardından indi. On ikinci kat. Ofisinin katı. Ama beyni durmadı. On üç? Neredeydi on üç?
Arkasına döndü ve beton duvara baktı. Normalde kapı olması gereken yerde, boyanmamış, unutulmuş bir yüzey vardı. Tuğla deseni taşıyan betonarme, zamana direnen soğuk bir yabancıydı. Ama dikkatle bakınca… Soluk. Çok soluk, silinmeye çalışılmış gibi duran bir “13” rakamı. Parmak izi gibi. Hayalet gibi.
Bir restorasyon uzmanı olarak bu binanın statik projelerini ezbere biliyordu; her bir kolonun filizini, her bir kirişin yükünü kağıt üzerinde görmüştü. Oysa bu binada on üçüncü kat yoktu. Kâğıt üzerinde on iki, on dörde bağlanıyordu. O an için gördüğü bu rakamı, sadece batıl bir inancın silik izi değil, tüm mesleki gerçekliğine yapılmış bir saldırı olarak addetti. Gördüğü şeye mi inanacaktı, yoksa imzasını attığı o betonarme planlara mı?
Gülümsedi ama gülümsemesi kendi kulaklarına sahte geldi. “Süperstitön sapıklık,” diye mırıldandı. “Atlama numarası.” Buna rağmen sesi merdiven boşluğunda eridi. Beton sesi emdi. Sanki duvarlar konuşmayı öğrenmemiş, ama dinlemeyi çok iyi biliyorlardı.
II. Patronun Sesi, Binanın Midesi ve Mimari Korkunun Yükselişi
Ertesi sabah ofise girdiğinde, koridorda yürürken stajyerlere ve kıdemli mimarlara çaktırmadan bakıyordu. Sanki hepsi sözleşmiş gibi sadece işlerine odaklanmıştı; hiçbiri yangın merdivenindeki o boşluktan bahsetmiyordu. Arşive gidip dijital projeyi açtı. Kat listesini aşağı kaydırdı: 11, 12, 14… Parmakları titredi. Dosyada on üç yoktu. Ama dün gece o duvarda gördüğü çukurluk… Ona inanmak, delirmeyi seçmekle eşdeğerdi. Dahası ofisteki herkesin bu boşluğu doğal karşılaması, binanın kendisinden daha korkutucuydu.
O gün katıldığı proje toplantısı ise felaketle bitti. Patronun sesi hâlâ kulaklarındaydı: “Sen kimsin ki, Selim? Bu şirkette bir hiçsin. Kaybolsan kimse fark etmez.” Kelimeler somutlaşmış, göğsüne çökmüştü. Statik hesapları arasında doğruya dair küçük bir revizyon yapmıştı; doğruydu. Ne var ki patron haklıydı. Burada doğruluk, itaatten sonra geliyordu.
Asansöre bindi. Gece yarısıydı. Son kalanlardandı. Paslanmaz çelik kabinin kapıları kapandı. Arka duvar aynaydı. Aynada kendi yüzünü gördü; solgun, gözaltları morarmış, kravatı gevşemiş. Arkasında, kabinin içinde, metal duvara saplanmış bir kapı levhası gördü. Pirinç. Parlayan. Üzerinde “13”.
Döndü. Sadece çelik. Soğuk, fırçalanmış paslanmaz çelik.
Tekrar aynaya baktığında kapı oradaydı. Açıktı. İçeriden ışık yoktu; sadece karanlık. Derin, soluk alan bir karanlık.
Kalbi hızlandı. Vızz-vızz. Floresanların ritmi kulaklarında çınlıyordu. Oysa asansörde floresan yoktu; sadece sarı, loş bir spot. Nereden geliyordu bu ses?
“Ben burada yokum zaten,” dedi bir ses. Kendi sesiydi ama dudakları kımıldamamıştı.
III. Saymayı Bırak
Asansör durdu. Kapılar açıldı. On ikinci kat. Boş. Sandalyeler düzgün sıralanmış, bilgisayarlar bekleme modunda. Karanlıkta mavi ışıkları yanıp sönüyordu. Bununla birlikte bir şey eksikti: Hayat. İnsan dokunuşu. Sanki ofis, onu beklemişti. Sindirmek için.
Koştu. Merdivenlere yöneldi. Yangın merdiveni. Soğuk beton. Aşağı inmeye karar verdi. Koşarak ve sayarak. On dört… On iki… On…
Durdu.
Duvar. Beton duvar. Ama bu kez… Kapı vardı. Gerçek bir kapı. Ahşap. Eski. Üzerinde “13”. Ve bir yazı. Taze. Tırnaklarla kazınmış gibi: “Saymayı Bırak.”
Arkasına döndü ve yukarı baktı. Floresanlar yanıp sönüyordu. Vızz… Karanlık. Vızz… Işık. Her karardığında basamaklarda başka ayak izleri görüyordu. Çamurlu. Kanlı. Onunkiler değil. Başkalarının: önceki mimarların, stajyerin, muhasebecinin. Hepsi yukarıdan geliyordu, aşağı değil.
Aşağı inemezdi. Yukarı çıkmak zorundaydı.
On beşinci kata ulaştığında duvarlar yumuşamıştı. Beton değil, et gibi. Organik. Nefes alıyorlardı. Floresanların vızıltısı artık bir kalp atışı değil, mide gurultusuydu. Bina sindiriyordu. Onu. Diğerlerini. Hayalleri. Kariyerleri. Umutları.
“Ben buradaydım,” diye bağırdı. Ses betonu yarmadı. Duvarlar emdi.
Aynada gördüğü kapı şimdi önündeydi. Açık. İçeriden ofis sesleri geliyordu: klavye takırtıları, telefon çınlamaları. Ama armonik değildi. Çürüme sesiydi. Çürüyen hayallerin sesi.
Girdi. Kapı kapandı. Ardından sessizlik.
IV. Döngü: Mimari Korkunun Sonsuz Tekrarı
Ertesi sabah yangın merdiveninde temizlik görevlisi Mürüvvet Teyze, paspası süpürürken durdu. On ikinci kattaki soluk “13” yazısının altında taze bir çizik gördü. Kan? Hayır. Toz. Beton tozu. Parmak uçlarıyla kazınmış, yeni, taze bir uyarı:
“Saymayı Bırak.”
Mürüvvet Teyze omuz silkti. Sildi yazıyı. Ne var ki silindiği yerde hafif bir çukurluk kaldı. Binanın hatırladığı bir şey.
Ofiste yeni mimar işe başladı. Genç. Heyecanlı. Restorasyon uzmanı. Patron ona Selim’in masasını gösterdi. “Önceki mimar,” dedi, “kariyer değiştirdi. Kayboldu biraz. Siz gençler…” Cümlesini tamamlamadı.
Öğle arası genç mimar sigara molası için yangın merdivenine çıktı. Beton soğuktu. Floresanlar vızıldıyordu: Vızz-vızz… Vızz-vızz…
İndi. Sayarak. On dört… On iki…
Durdu. Kaşlarını çattı. Garip, diye düşündü. On üç nerede?
Arkasına döndü ve boyanmamış beton duvarda soluk, silik ama yeni kazılmış gibi duran bir “13” gördü. Altında ise küçücük, titrek harflerle:
“Saymayı Bırak.”
Genç mimar gülümsedi. Mesleki merakı kabardı. Parmağıyla dokundu rakama. Beton soğuktu fakat dokunduğu yer bir kalp atışı gibi titreşiyordu.
Vızz-vızz…
Asansör çalışıyordu. Yukarıda bir yerde. Kimse yoktu ama. Herkes öğle yemeğindeydi.
Genç mimar yukarı baktı. Karanlık basamaklarda ayak izleri gördü. Taze. Çamurlu. Yukarı doğru çıkıyorlardı.
Tam o anda binanın havalandırma boşluğundan gelen uğultu, bir nefes alışı gibi duyuldu. Sessiz. Sabırlı. Aç.
“Ben buradayım,” diye mırıldandı genç mimar. Ancak sesi, betonun ardındaki boşlukta kayboldu.
Floresanlar yanıp söndü. Vızz… Karanlık. Ve karanlıkta, aynada yansıyan bir kapı kolu parladı. Pirinç. Parlayan. Açık.
Bekliyordu.
✍️ Yazarın Notu: Bu plaza korku öyküsü, modern ofis yaşamındaki mobbing olgusundan ve mimarlık ile liminal mekân korkusunun kesişiminden ilham alır. Sitedeki diğer korku öykülerime de göz atabilirsiniz: Seksen Metre Derinlikteki On Üç Basamak ve Solgun Atlı. Ayrıca Mimari korku ve mekân psikolojisi üzerine derinlemesine bilgi için Eşik Mekân (Liminal Space) kavramını inceleyebilirsiniz.



