• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

Seksen Metre Derinlikteki On Üç Basamak

Seyit Berker Aydogan by Seyit Berker Aydogan
8 Nisan 2026
in Öykü
0
Seksen Metre Derinlikteki On Üç Basamak
0
SHARES
29
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

Seksen Metre Derinlikteki On Üç Basamak

Yayın tarihi: 7 Nisan 2026 | Kategori: Korku Öyküsü / Gerilim

📖 Özet: Baraj inşaatı için açılan seksen metre derinlikteki kuyu, insanlık öncesi varlıkları uyandırır. “On üç” kuralı işler. Kazı mühendisi karanlık merdivenlerde indikçe, kendi bedenini ve geçmişini unutur. #korkuöyküsü #seksenmetrederinliktekionüçbasamak #anadoluefsaneleri

Seksen metre derinlikte – Merdivenler sonsuza uzanıyor…

🕳️ Kazı ve İlk Anomaliler

İki bin yirmi altı yılında baraj inşaatı için kazı yapıyorduk. Seksen metre derinlikte kaya aniden yumuşadı. Jeoloğumuz, marn (yumuşak bir kaya sınıfı) tabakasına girdiğimiz söyledi. Ama marn böyle kokmaz. Marn kokusu, yer altında binlerce yıldır birikmiş olan sessizliği içinde barındıran bir toprağımsı kokudur. Burnumun direklerini delen bir koku değildi bu; boğazımda tortu gibi biriken, mide bulandırıcı bir humus gibiydi. İç çekişimi bastırmaya çalıştım. Kaya, her kazıldığında can çekişen bir şey gibi inliyordu.

Yüzeyini delmeye çalıştığımız ucu sivri demir kazığı her vurduğumuzda adeta canlı bir ten gibi onu bize doğru geri itiyordu. İleri geri hareket eden, neredeyse… Nefes alan bir et gibi.

İki dakika sonra telsiz tısladı. Fevzi’nin nefes nefese kalmış boğuk sesi kulaklarımda çınladı: “Delik var. İçeride… Delik var.”

📐 Merdivenin 13’üncü Basamağı

Kaya içinde üç metre çapında kenarları kusursuz düzlükte olan bir oyuk. Doğada böyle keskinlik yoktur. Doğa eğriyi, aşınmayı ve tesadüfü sever. Düz hat ise akıl ve niyet ister.

Kaskımın içi terden sırılsıklamdı. Eldivenlerimin içinde parmaklarım karıncalanıyordu. Saha mühendisi olarak inmem gerekiyordu. İş güvenliği protokolleri, risk analizi raporları… Hepsi saçmalıktı şimdi. Halatı belime bağlarken ellerim titriyordu. İp, istemsizce kayıyordu elimden. Aşağı baktım. Karanlık, adeta çekim gücü olan bir sıvı gibiydi.

“İniyorum,” dedim. Kimse duymadı. Belki de söylememiştim, sadece düşünmüştüm.

Basamağı ilk kez ayağımla hissettiğimde geri çekilmek istedim. Taş değildi. Seramik gibi, ama soğuktu. Ayağımın ucunda hissettiğim şey… Organik bir düzgünlük gibiydi. Aralıklar uzundu, çok uzun. Normal bir insanın basamak atlayışından değildi bu. Bacaklarımı gererek iniyordum. Kalçalarım ağrıyordu. Her inişimde, sanki bu beden bu merdiveni daha önce binlerce kez inmiş gibi bir his kaplıyordu içimi. Ama bu his korkutucuydu. Vücudumun bildiği, zihnimin reddettiği bir şeydi.

Saydım. İçimden sayıyordum, çünkü saymazsam çıldıracaktım. On üç. Soluklandığım sahanlık daracıktı. Duvarlara değmemeye çalışıyordum. Yirmi altı. Kalbim göğsümde bir kuş gibi çarpıyordu. Otuz dokuz. Mühendis aklım diyordum içimden, ama bu kelimeler anlamsızlaşıyordu. Ne ölçüyordum? Ne kaydediyordum? Kırkıncı basamakta durdum.

🦴 Yazı ve Gölge

Parmaklarım duvara değdi. Dokunduğum duvarlar kaya değildi. Süngerimsi, gözenekli bir yüzeydi. Titreyerek fenerimi çevirdim. Üç metrelik bir uyluk kemiği… Duvarın içinden çıkıyordu. Omurganın diskleri, bir kule gibi yukarı uzanıyordu. İnsan şeklindeydiler, ama ölçüleri yanlıştı. Çok yanlıştı. Boğazım düğümlendi. “Fosil,” diye fısıldadım kendime. “Jeolojik formasyon…” Ama kemiğin yüzeyi pürüzsüzdü, fosilleşmemişti. Yeni gibiydi. Taze et gibi nemli.

Altmışıncı basamakta yazıyı gördüm. Harf değildi. Çizgilerdi, titreyen çizgiler. Fenerimi üzerine tuttum. Gölge… Benim gölgem değildi. Duvarda dans eden bir şey vardı. Ben hareket etmiyordum, ama o hareket ediyordu. Omuzlarımın üzerinden arkama baktım. Boşluk. Tekrar önüme döndüm. Gölge oradaydı, hala dans ediyordu. Benden kopmuş, bağımsızlaşmış bir parçam gibi. Ama beni tanımıyordu artık. Gözlerini üzerimde hissettim. Soğuk bir bakıştı. Sahipsiz köpeklerin bakışı gibi.

Sesimi çıkaramadım. Çıkarmak istemedim. Çıkarsam, o da ses verecekti biliyordum.

👁️ Sonsuz Kuyu ve Göz

Sekseninci basamakta deniz sesi duydum. Okyanusun kıyıya vurduğu o koca, düzenli hırıltı. Ama bu derinlikte… İmkânsızdı. Kulaklarımı tıkadım. Ses kesilmedi. İçimden geliyordu. Duvarlar şişip iniyordu. Kaya soluyordu, göğüs kafesi gibi. Tırnaklarımı avuç içime gömdüm. Acı hissetmek istedim, gerçek olduğunu kanıtlamak için.

Doksanıncı basamakta ayaklarım düz bir yüzeye bastı. Fenerimi aşağıya çevirdim. Zifiri siyah bir zemin. Ayna gibi ama… İçe bakan bir ayna. Işık yüzeyine çarptı ve yutuldu. Yansıma yoktu. Kendi yüzümü görmek için eğildim. Hiçbir şey. Sadece kara. Sanki orada duran bedenim, bu karanlığın içinden fırlamış bir hayaldi.

Panik başladı. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Nefes alamıyordum. “Bu bir mağara sistemi,” dedim yüksek sesle. Sesim kayboldu, yankılanmadı. “Bir yeraltı oluşumu…” Ama kelimeler ağzımda toz gibi kurudu.

Ortada bir delik daha vardı. Ana kuyunun içinde ikinci kuyu. Sonsuzluğun içine açılan bir boğaz.

Telsizi aldım. Basamakları sayarken ellerim titriyordu. “Fevzi, cevap ver.” Ölü sessizlik. Cep telefonumu çıkardım. Ekran karanlıktı, açılmıyordu. Bağırdım. Sesim duvara çarpıp geri geldi. Ama benim sesim değildi. Daha kalındı, daha yaşlıydı. Bin yıl önce kaydedilmiş, şimdi geri çalınan bir ses bandı gibiydi.

“Sonunda.”

Ses içimden geldi. Hayır, içimden geçti. Göğüs kafesimin içinde, kalbimin yanında çınladı. Tüylerim diken diken oldu. Geri adım attım. Ayağım boşluğa değdi. Dengemi kaybetmemek için kollarımı salladım.

Ortadaki kuyunun dibine baktım. Karanlık yarıldı. Beyaz, iri bir göz açıldı. Açık mavi değildi, siyah da. Renkleri olmayan bir göz. Bana bakmıyordu. Benden geçerek, arkama, çok gerilere bakıyordu. On bin yıl öncesine, yüz bin yıl öncesine… İnsanın henüz düşünce bile olmadığı zamana.

Göz kırptı.

Ve ben hatırladım.

🔄 Dönüşüm ve Bekleyen Ses

Bu hatırlamamam gereken bir şeydi. Doğmadan önceki karanlığı, rahimdeki suyu, ilk hücrenin bölünmesini. Hatırlamak istemedim. Zihnim reddetti. “Hayır,” dedim. “Hayır, hayır…” Ama anılar çöp gibi aktı içime. Anadolu gençti, deniz içerideydi. Ve onlar, bu toprağın altında yatıyorlardı.

İnsan formundaydılar ama insan değillerdi. Bizden önceydiler. Asıl sahipler. Biz göçebe parazitlerdik. Ve parazitler fark edilir. Temizlenir.

“Fevzi!” diye haykırdım. Sesim çocuk gibi tiz çıktı. Yukarı baktım. Işık noktası, kuyu ağızları, çok uzaktaydı. Ulaşılamazdı. Bacaklarım ağırlaşmıştı. Taşlaşmıştı. Yukarı çıkmak istedim. Merdivene yapıştım. Ama basamaklar… çoğalmıştı. İnerken seksen saymıştım. Şimdi doksandı, yüzdü, yüz ondu. Her adımımda çoğalıyorlardı.

Ve her on üçüncü basamakta izler vardı. Uzun, ince, beş parmaklı değillerdi. Onların izleri. Kaçmak istedim. Koşmak istedim. Ama vücudum dinlemiyordu. Ağır, ağır tırmanıyordum. Her basamakta daha da yorgun düşüyordum. Nefesim kesiliyordu.

Doksanıncı basamakta durdum. Yukarı bakmaya cesaret edemiyordum. Umutsuzluktu çünkü orası. Eldivenlerimi çıkardım, duvara dokundum. Soğuktu. Ölü gibi soğuktu.

Aşağı baktım. Kuyu daralmıştı. Üç metreden bir metreye, bir metreden elli santime düşmüştü. Ve dibinde, o karanlıkta, bir ağız açıldı. İnsan ağzı gibi, ama iki metre çapında. Dişleri sarkıtlardı, eski maden ocaklarındaki gibi. Dil, titreyen bir karanlıktı.

Konuştu.

Ama ses benim boğazımdan çıktı. Kendi sesim sandım önce. Sonra anladım ki ben sadece bir kanaldım. Tercüman değil, alet. Aletin kendisi.

“On üçüncüsün,” dedi ses, benim dudaklarımdan. “Sonuncu. On üç bin yıl. Her nesil bir temizlik, her temizlik bir hatırlama.”

Ağzımı kapattım ellerimle. Tırnaklarım yanaklarımı kanattı. Ses kesilmedi, kafamın içinde çınlamaya devam etti.

“Şimdi sen de hatırlayacaksın. Ve unutacaksın. Ve başkası hatırlayacak.”

Yukarı doğru koşmaya çalıştım. Halatı çektim. Ellerim kanıyordu. Basamaklar kayıyordu. Ama çıkamıyordum. Her adımımda ağırlaşıyordum. Çamura saplanıyormuşum gibi.

Sonra hiçbir şey hatırlamıyorum.

⏳ Sonuç: On Üç Kuralı

Baraj tamamlandı. Altı ay sonra sular yükseldi. Ben kayıptım. Resmi raporlarda “cenaze bulunamadı” notu düşüldü. İş kazası. Ama Fevzi biliyordu. O da inmişti peşimden, doksanıncı basamağa kadar. Beni o ağzın içinde, o dişlerin arasında görmüştü. Ama ağız beni çiğnememişti. Saklamıştı. Muhafaza etmişti.

Fevzi rapor yazdı. Jeolojik anomali, gaz zehirlenmesi, halüsinasyon… Ama yayınlanmadı. Baraj çalışıyordu çünkü. Elektrik üretiyordu. Ve her gece, saat tam 03:13’te, jeneratörler öksürüyordu. Havayı içeri çekip, dışarı veriyorlardı. Saydım Fevzi. Her nefes tam on üç saniye sürüyordu.

On üç yıl geçti. İki bin otuz dokuz.

Yeni bir mühendis geldi. Kadındı, gençti. Meraklıydı. Eski raporları buldu. O kurak yaz, barajın kenarına gitti. Sular çekilmişti. Kuyu ortadaydı, ağzı açıktı.

O da indi.

On üç basamak. Ayna zemin. Ve ben.

Ben değildim artık. On üç yılda kemiklerim uzamış, parmaklarım incelmişti. Artık tek bir gözüm vardı, geniş ve renksiz. Ona baktım. Geleceğe baktım.

“Geldin,” dedim.

Ve anladım ki sesim, artık kuyunun sesiydi. Toprağın sesiydi. Bekleyen, on üç bin yıldır bekleyen ses.

Anadolu hâlâ nefes alıyor. Her on üç bin yılda bir, derin bir nefes. Ve bu nefes, aynı zamanda bir temizlik.

Biz kuyu kazıyoruz. Her kuyu onların nefes borusu. Her baraj onların ağzı. Ve biz, merakımızla, ilerleme adındaki o kör merakla, her defasında içlerine düşüyoruz.

⚠️ Şimdi bu satırları okuyorsunuz. Sayın. Paragrafı sayın, harfi sayın.
On üç.
Eğer on üçe denk geldiyseniz…
Kuyu açıldı.
Ve siz düşüyorsunuz.
Şimdi.
Seksen basamak. Doksan basamak.
Ağız.
Ve ben. Bekliyorum.
On üç yıldır. On üç bin yıldır.
Sonsuza dek.

📌 SEO uyumlu not: Bu öyküde geçen “13”, “kuyu”, “baraj kazısı” ve “Anadolu efsanesi” anahtar kelimeleri, korku türünde doğal akışla kullanılmıştır. Öyküyü sosyal medyada paylaşırken #seksenmetrederinliktekionüçüncübasamak ve #korkuöyküsü etiketlerini kullanabilirsiniz.© 2026 – Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Tags: 1313 ritüeliAnadolu efsanesiarkeolojik korkugerilim hikayesikorku öyküsüonüçOnüçbasamakpsikolojik gerilimseksenmetrederinliktekionüçbasamak
Previous Post

Kalbimin Arafında / Berkay Atan

Next Post

çekirdek

Seyit Berker Aydogan

Seyit Berker Aydogan

Birçok mecmuada çeşitli konu ve çeşitli türlerde eserlerim ile bir de kitabım yayınlanmış olmakla beraber yüksek mühendis uzmanlığımla tarihin, kültürün ve işlenmemiş insan hikâyelerinin gizli katmanlarını deşifre etmeyi hedefleyen disiplinlerarası bir araştırmacı ve yazarım.

Next Post

çekirdek

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Şair Şiirdir
  • Çilek Reçeli
  • RADYO VAGON VE BAVULLAR
  • Gönül
  • Hayali Sükut / Tülay İlhan

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.