Yıllar, bu yaşlı gövdeye yeni halkalar eklerken benim boyumun da uzayacağını vadetmişti. Oysa şimdi o meşhur karadut ağacının altında dururken kendimi her zamankinden daha küçük hissediyorum. Eskiden parmak uçlarıma basıp, nefesimi tutarak uzandığım o alt dallar şimdi benden kaçarmışçasına gökyüzüne çekilmiş. Dallarında asılı duran dutlar canlı, iri öyle tatlı tatlı görünüyor ki… Sanki zaman onlara hiç dokunmamış.
Elimi pürüzlü gövdesinde gezdiriyorum. Daha da sertleşmiş, kabuklaşmış… Yine parmak ucuma yükselip nefesimi tutup olgun bir dut koparıyorum. Ağzıma attığımda parmaklarımda mor boyası kalıyor. Parmaklarımı birbirine sürtüyorum ıslak doku kurusun diye. Bu yapışkan mor leke beni o sıcak öğle vaktine götürüyor.
Güneşin tepede olduğu, toprağın çimenin buram buram koktuğu zamanlardayız. Muhteşem üçlü; Neriman, Nermin ve ben. Sabah gün dağın tepesinden çıkmadan koyunların peşinde koşar, oynayacak oyun bitince gelincik lalesinden gelin yapardık. Minik hasır sepete nohut ekmeğine salça sürer, mısır patlağına benzeyen papatya tarlasında piknik yapardık. Papatyadan taçlarla saçlarımızı süslerdik. Rüzgâr saçlarımızın dalgaları arasından geçince papatya kokusu daha da burnumuza gelirdi. Etraftan ebegümeci, turp otu toplardık annemiz akşam yemeğinde yapsın diye. Ama aklımız fikrimiz bahçenin sonundaki karadut ağacındaydı.
Bir gün yine koşarak dolanıyorduk bahçede. Goca anam bastonunu göğe kaldırır sallayarak hep kızardı bize. Özellikle de bana. Neymiş, hep ben kudurtuyormuşum Neriman’la Nermin’i. Ama omuz silker devam ederdik. Aniden ‘En üstteki en tatlıdır.’ diye bağırdı Neriman karadut ağacına koşarken. Durur muyuz? Nermin ve bende fırladık tabi. Neriman inatçıydı, her zaman en yükseği hedeflerdi. Biz daha ağacın alt dallarında dudaklarımızı boyarken, o bir çalıkuşu misali tırmanmaya başladı. Elleri, yüzü, elbisesi… Her yeri o çıkmayan lekeye boyanmıştı. Ama gözü hep en tepedeki daldaydı. Güneş vurunca elmas gibi parlayan en tatlı ve iri duttaydı.
Tam bir mucize meyveye uzandığı an, o kulak tırmalayan çatırtı koptu. Neriman, kucağında kırık dalla yere kapaklandığında dünya bir anlığına durdu. Goca Ana’nın sesi köyü inletti. ‘Kadir koş! Yine bu Nalan’ın başının altından çıktı bunlar. Vah Neriman’ım, yandı kuzum.’ Bu sefer benim suçum yok demeye fırsatım kalmadan babamın hışmından nasibimi aldım. Neden bilmem suçluluk duygusuyla ağlayarak Neriman’ın yanına sokuldum. Neriman bacağındaki acıya inat, boyanmış ağzıyla kocaman gülümsedi. Avucundaki son ezilmiş parçayı gösterip fısıldadı, ‘Ağlama be! O en üstteki en parlak dutu yedim ya, sen ona bak.’
Şimdi o ağacın altındaki sessizlikte, parmağımdaki lekeye bakıyorum. Sonra gözüm evin önündeki o tozlu, topraklı yola kayıyor. Eskiden elinde bastonuyla oradan oraya kovalayan, yaramazlıklarımıza sitem eden goca anam o kapı eşiğinde değil. Onun o sert ama sevgi dolu sesi, rüzgârın dalları arasında çıkan hışırtıya karışıp gitmiş. Babamsa o günlerde bizi ağaçların tepelerinden indiren, o dev adamın saçlarına çoktan karlar yağdı. O eski kuvveti, o dinçliği yerine hayatın yorgunluğu üzerine yansıdı.
Karadut ağacı hâlâ orada, hâlâ aynı iştahla meyve veriyor. Ama Neriman bir gurbette, Nermin bambaşka bir şehirde… Eskiden bir ıslıkla bir araya gelen o üç küçük kız, şimdi farklı dallarda yeşermeye çalışan yapraklar gibiyiz. Ağaç büyümüş, yollarımız ayrılmış. Karadut lekesi elden bir şekilde çıkıyor da, o günlerin özlemi insanın içinden bir türlü çıkmıyor. Tekrar bir araya gelsek bile artık hiçbirimiz o dalın kırıldığı andaki kadar korkusuz ve o en üstteki dutu yiyecek kadar hevesli değiliz.




Öyle içten öyle samimi bir dille yazılmış ki, zamanda yolculuk yaptırıyor resmen. Karadut ağacının tepesine ben çıkıyorum sanki… Ben yiyorum iştahla da elim yüzüm benim boyalamıyor sanki… Kaleminize sağlık bayıldım tesmen👏👏👏👏
Çok teşekkür ederim Dilek hanım. Böyle tatlı duygular hissettirdiysem ne mutlu bana:)
Çok güzel bir yazı olmuş. Emeğinize sağlık. 👏👏👏
Beğenmenize sevindim. Teşekkür ediyorum.