• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Genel

İÇİMİZDEKİ KATİL

Ahmet Hasim Guler by Ahmet Hasim Guler
22 Eylül 2026
in Genel
0
0
SHARES
0
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

Ahmet Haşim Güler

Bazen kendimden korkuyorum. Beni korkutan şey bugüne kadar yaptıklarım değil; henüz yapmadıklarım… Çünkü insanın karakteri yalnızca gerçekleştirdiği davranışlarla değil, hiçbir zaman karşılaşmadığı ihtimallerle de şekillenir. Hayat bana en ağır sınavı hiç çıkarmadıysa, kendime “Ben iyi bir insanım.” deme hakkını gerçekten nereden buluyorum? Belki de bugüne kadar yalnızca iyi davranmak zorunda kaldım. Belki karakter dediğim şey, hiç sınanmamış bir hayatın bana verdiği rahatlıktan başka bir şey değildir.

Çocukluğumdan beri bana insanın akıllı, medeni ve vicdan sahibi bir canlı olduğu öğretildi. Okullar bunu anlattı, din bunu öğütledi, kanunlar bunu korudu, toplum bunu alkışladı. Fakat yıllar geçtikçe aklımı kurcalayan başka bir düşünce büyümeye başladı. Belki de akıl bizi daha iyi insanlar yapmadı; yalnızca içimizde taşıdığımız karanlığı daha sabırlı, daha planlı ve daha görünmez hâle getirdi. Pençelerimizi kaybettik ama silahlar yaptık. Dişlerimiz küçüldü ama şehirleri haritadan silebilen ordular kurduk. Mızraklarımızı bıraktık; yerine tek bir düğmeyle binlerce insanı yok edebilecek makineler yaptık. Demek ki değişen yalnızca araçlardı. Arzu aynı arzuydu.

Belki de içimizde hâlâ milyonlarca yıl önce mağaralarda yaşayan o ilk avcının kanı dolaşıyor.

Korktuğunda saldıran…

Aç kaldığında öldüren…

Sahip olmak istediğinde yok eden…

Evrim bedenimizi değiştirdi; fakat içgüdülerimizi tamamen susturamadı. Açlığımız değişti yalnızca. Eskiden et arıyorduk, bugün güç. Eskiden mağara istiyorduk, bugün makam. Eskiden av peşindeydik, bugün servetin, şöhretin, iktidarın ve başkaları üzerinde üstünlük kurmanın peşindeyiz. Av değişti.

Peki ya avcı?

Gerçekten o da değişti mi?

Yeryüzündeki hiçbir canlı insan kadar büyük bir çelişki taşımaz. Aslan öldürür ama yaşamak için… Kurt saldırır ama sürüsünü korumak için… Onların vahşeti doğanın düzenidir. Bizimkisi ise çoğu zaman doğanın bile açıklayamayacağı kadar karmaşıktır. İnsan bazen bir fikir uğruna öldürür, bazen bir bayrak uğruna, bazen birkaç santimetre toprak için, bazen kırılmış gururunu onarmak için, bazen de yalnızca doyuramadığı hırslarının önünde duran bir engeli ortadan kaldırmak için… Üstelik yalnızca başkasını değil, kendi cinsini de öldürür. Belki de insanı yeryüzünün en tehlikeli canlısı yapan şey, öldürebilmesi değil; öldürmek için sonsuz gerekçeler üretebilmesidir.

Sonra bütün bunları düşündükten sonra aynanın karşısına geçiyorum.

Ve uzun uzun kendime bakıyorum.

Gerçekten kimim ben?

Sakin biri mi?

Yoksa sakin kalması öğretilmiş biri mi?

Merhametli biri mi?

Yoksa merhamet göstermediğinde bunun bir bedeli olacağını bilen biri mi?

Kanunlar olmasaydı…

Toplum beni yargılamayacak olsaydı…

Yaptığım hiçbir davranışın hesabını vermeyecek olsaydım…

Bugün yine aynı insan olarak kalabilir miydim?

Bu soruların hiçbirine gönül rahatlığıyla cevap veremiyorum.

Çünkü insanın zihni, hiçbir mahkemenin giremediği tek yerdir. Kanun davranışı cezalandırabilir; düşünceyi değil. Mahkeme işlenmiş bir cinayetin hesabını sorabilir; fakat zihnimde bir öfke anında kurduğum görünmez cinayetlerden habersizdir. Hepimizin içinde kimsenin bilmediği bir dünya vardır. Bir hakaretin ardından birkaç saniyeliğine büyüyen öfke… Bir ihanetin ardından kurulan sessiz intikamlar… Bize büyük acı veren birinin hiç var olmamasını yalnızca bir an için bile olsa dilemiş olmanın utancı…

Sonra o düşünce çekilir.

Vicdan konuşmaya başlar.

Biz de kendimizi yeniden iyi insan sanırız.

Ama o birkaç saniye nereye gider?

Gerçekten yok olur mu?

Yoksa yalnızca içimizde daha derin bir yere çekilip yeni bir zamanı mı bekler?

Belki de insanın en büyük yanılgısı, kötülüğü yalnızca işlenmiş suçlarda aramasıdır. Oysa her suç önce bir ihtimal olarak doğar. Önce zihinde dolaşır, sonra kendine gerekçeler arar. Çoğu zaman vicdanın önünde durur ve orada ölür. İşte insanı ayakta tutan da belki budur. Çünkü içimizden geçen her karanlık düşünce bizi suçlu yapmaz; fakat o düşüncelerin hiç var olmadığını sanmak, kendimizi tanımamıza engel olur.

Bazen düşünüyorum…

Kanunlar gerçekten bizi iyi insanlar mı yaptı?

Yoksa yalnızca içimizdeki avcıyı daha sabırlı hâle mi getirdi?

Belki de medeniyet insanın doğasını değiştirmedi.

Sadece davranışlarını değiştirdi.

İçimizdeki vahşi konuşmayı öğrendi.

Gülümsemeyi öğrendi.

Kravat takmayı öğrendi.

Şiir yazmayı öğrendi.

Merhametten söz etmeyi öğrendi.

Fakat en büyük hakareti duyduğunda, en ağır ihaneti yaşadığında ya da sahip olduğu her şeyi kaybettiğinde, içimizdeki o kadim ses gerçekten susmaya devam edecek mi?

Yoksa yalnızca uygun zamanı mı bekliyor?

Belki de bu yüzden edebiyat yüzyıllardır aynı karanlığın etrafında dolaşıyor. Çünkü büyük eserler kusursuz insanları değil; hırsına yenilenleri, vicdanıyla savaşanları, kendi gölgesinden kaçamayanları anlatıyor. Okur, bir katili merak ettiği için sayfaları çevirmiyor. O katilin hangi noktada kendisinden ayrıldığını, hangi noktada ise ürkütücü biçimde kendisine benzediğini anlamaya çalışıyor. İnsan en çok, kendi içinde taşıdığı ihtimalle karşılaştığında sarsılıyor.

Tam burada yine kendime itiraz ediyorum.

Ya bütün bunlar yalnızca karanlığa gereğinden fazla bakıyor olmamsa?

Çünkü aynı insan, hiç tanımadığı biri için hayatını da feda edebiliyor. Açken ekmeğini paylaşabiliyor. Bir çocuğun gözyaşı için kendi gözyaşını saklamadan ağlayabiliyor. Demek ki içimizde yalnızca avcı yaşamıyor.

Koruyan da yaşıyor.

Yıkan kadar onaran…

Öldüren kadar yaşatan…

Belki de insanı insan yapan şey, içindeki karanlığın hiç olmaması değil; o karanlığın her gün yeniden karşısına çıkmasına rağmen, hangi tarafa yürüyeceğine kendisinin karar verebilmesidir.

Ve belki de bütün mesele tam burada düğümleniyor.

İnsan, yeryüzünün en vahşi canlısı olduğu için değil; içindeki vahşeti inkâr edebildiği için tehlikelidir. Çünkü insan, başkasını kandırmadan önce kendisini kandırabilen tek canlıdır. İçimizdeki avcı belki hiçbir zaman ölmedi; yalnızca beklemeyi, konuşmayı, gülümsemeyi ve medeniyetin dilini öğrenmeyi başardı. Gerçek medeniyet ise onu yok etmek değildir; belki de hiçbir zaman yok edemeyeceğiz. Gerçek medeniyet, onun varlığını kabul ettiği hâlde, her gün yeniden ona teslim olmamayı seçebilmektir. Belki de insanın bütün büyüklüğü, kurduğu şehirlerde, yazdığı kitaplarda ya da fethettiği topraklarda değil; kimsenin görmediği o sessiz savaşta, kendi içindeki en eski ve en karanlık mirasa rağmen insan kalabilmesindedir. Çünkü uygarlık, dışarıda kurduğumuz düzen değil; içimizde her gün yeniden kazandığımız o görünmez zaferdir.

 

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

Issız

Next Post

NİSYAN / TURGUT GİRENİZ

Ahmet Hasim Guler

Ahmet Hasim Guler

1977 yılında Erzurum'da doğan Ahmet Haşim Güler, aslen Bingöllüdür. Uzun yıllardır kamuda mühendis olarak görev yapmakta, yazarlık çalışmalarını yaşamın içinden beslenen gözlemleriyle sürdürmektedir. Edebiyatçı bir babanın kitap rafları arasında geçen çocukluğu, yazıyla kurduğu bağın ilk adımı oldu. Anadolu'nun farklı şehirlerinde yaşaması ve farklı hayatlara tanıklık etmesi, insanı anlamaya yönelik gözlem gücünü derinleştirdi. Doğaya, canlılara ve insan ruhunun görünmeyen yönlerine duyduğu ilgi, eserlerinin temel kaynakları arasında yer alır. Romanlarında kuşlar, hayvanlar, mevsimler ve Anadolu coğrafyası yalnızca bir arka plan değil; anlatının ruhunu tamamlayan unsurlar olarak yer bulur. Doğa ve canlılar, onun metinlerinin hafızası, sessizliği, acısı ve umuduyla yaşayan bir karaktere dönüşür. Psikolojik derinliği merkeze alan Güler; insanın vicdanını, yalnızlığını, sevgisini, aşkını, ihanetini, hırsını ve ihtirasını; kadın ve erkek ilişkilerinin kırılgan dengesi içinde ele alır. Karakterlerini yargılamadan, onların iç dünyalarına yaklaşmayı tercih eder; duyguların görünen yüzünden çok, insanı dönüştüren görünmeyen nedenlerin izini sürer. Gösterişten uzak bir anlatım anlayışını benimseyen yazar; dili, hikâyenin önüne geçirmek yerine onu taşıyan en önemli unsur olarak görür. Kurgu, ritim ve anlatı bütünlüğü, yazarlığının temel yapı taşlarını oluşturur. Yayımlanan romanları Kırık Mızrak ve Masumiyetin Yükünün ardından yeni roman ve deneme çalışmaları üzerinde yazmayı sürdürmektedir.

Next Post
NİSYAN / TURGUT GİRENİZ

NİSYAN / TURGUT GİRENİZ

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Eylül 2026
  • Ağustos 2026
  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • NİSYAN / TURGUT GİRENİZ
  • İÇİMİZDEKİ KATİL
  • Issız
  • Yollara Bırakılan İzler.
  • KIRMIZI MASAL

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.