Sonbaharın İzmir’e bıraktığı o nemli, hüzünlü serinlik, Kordon’daki eski taş binanın geniş pencerelerinden içeri süzülüyordu. Deniz, her zamanki gibi kıyıya yorgun dalgalar vuruyor, dışarıdaki sokak lambaları henüz yanmaya başlıyordu. İçeride ise zaman, çoktan durmuş gibiydi.
Defne, yirmi sekiz yaşındaydı ama omuzlarındaki yük, yüzyıllık bir çınarınki kadar ağır ve derin görünüyordu. Hayatın ona sunduğu en acımasız senaryo, henüz yirmili yaşlarının başında, bir gece vakti çınlayan o kör kaza telefonuyla yazılmıştı. Anne, baba ve iki kardeş… Hepsi, tek bir kar yağışlı gecede, o otobanın orta yerinde savrulup gitmişlerdi. Defne, geride kalan tek dal, kökünden sökülmüş bir fidan gibi ortada kalmıştı. O günden sonra ev, bir yuva olmaktan çıkmış; seslerin, kahkahaların ve annesinin mutfaktaki nefis yemek kokularının yerini, saatlerin tik taklarıyla büyüyen devasa, boğucu bir sessizlik almıştı.
İlk yıllar sisli bir rüya gibi geçti. Psikolojik olarak tükenmiş, insanlardan uzaklaşmış, günlerce odasından çıkmamıştı. Pencereden dışarıyı izlemek bile bazen gözlerini kanatıyordu çünkü dışarıda hayat akmaya devam ediyor, insanların aileleriyle gülüşerek yürüdüğü sokaklar onun kalbine birer bıçak gibi saplanıyordu. Yalnızlık, Defne için sadece fiziksel bir durum değil, ruhunun her hücresini saran, gri ve soğuk bir kabustu. Kendini dünyadan soyutlamış, adeta yaşayan bir hayalet gibi, o eski hatıralarla dolu dairenin içinde dönüp duruyordu.
Her şey, yağmurlu bir kasım akşamüstü, kapısının önünde cılız, minicik bir miyavlama sesiyle değişti. Defne önce hayal gördüğünü sandı. Kapıyı açtığında, sırılsıklam olmuş, tir tir titreyen, kiremit rengi tüyleri birbirine yapışmış, henüz birkaç aylık sarman bir yavru kediyle göz göze geldi. Kedinin gözleri, o kadar büyük ve masum bakıyordu ki, sanki Defne’nin içindeki o dipsiz karanlığı görüyor ve ona “Korkma, ben buradayım” diyordu.
O gün, o minik canlıyı içeri aldı. Önce havlulaştırdı, ardından minik bir kaseye biraz ılık süt koydu. Kedi, korkusuzca Defne’nin kucağına kıvrıldı ve o an, Defne’nin buz tutmuş kalbinde yıllar sonra ilk kez küçük bir erime başladı. Kedi, Defne’nin yalnızlığına inat, hayatına bir güneş gibi doğmuştu.
Adını koymalıydı. Uzun uzun düşündü. Bu kedi, onun hayatının en karanlık fırtınasından sonra gelen, her şeyi yeniden yeşerten bir bahar müjdecisiydi. Ona “Umut” adını koydu. Sadece bir isim değil, adeta kendine verdiği bir sözdü.
Umut, Defne’nin evindeki tüm havayı değiştirdi. Sabahları Defne uyanmadan önce minik patileriyle yüzüne dokunuyor, onu yataktan kaldırıyordu. Evdeki o ağır, matem kokan sessizlik yerini mırıltılara bırakmıştı. Defne artık yalnız değildi; mutfakta yemek yaparken omuzunda oturan, kitap okurken dizlerinin üzerine kıvrılan, gece uyurken sırtını kalbine yaslayan sadık bir dostu vardı.
Psikolojik olarak yaşadığı o derin boşluk, Umut’un sevgisiyle yavaş yavaş dolmaya başladı. İnsanlar bazen çok şey bekler, çok şey tüketir ve hayal kırıklığı yaratırdı. Ama bir kedinin sevgisi saf, koşulsuz ve dürüsttü. Umut, Defne’nin ağladığı gecelerde gözyaşlarını patisiyle siler gibi yüzüne dokunuyor, sanki “Ben yanındayım, geçti” der gibi mırıldanıyordu. Defne, Umut’un tüylerini okşarken, içindeki o kimsesizlik hissinin hafiflediğini, yaralarının yavaş yavaş kabuk bağladığını hissediyordu.
Aylar geçti. Defne, Umut sayesinde yeniden dışarı çıkmaya, sahilde yürüyüşler yapmaya, hatta insanlarla selamlaşmaya başladı. Umut, onun dış dünya ile kurduğu en sağlam köprü olmuştu. Artık geçmişin acıları onu boğmuyor; aksine, ailesinin hatıralarını kalbinin en güzel köşesinde, sevgiyle ve huzurla saklayabiliyordu.
Bir akşam, balkonda kahvesini yudumlarken, Umut yine kucağına kıvrılmış, mırlayarak uyuyordu. Gökyüzü yıldızlarla doluydu. Defne, gökyüzüne doğru baktı ve içindeki o derin huzurla gülümsedi. Hayat ona en sevdiklerini almıştı belki ama ona yeniden yaşama tutunacak bir sebep, en sadık dostunu, Umut’unu vermişti. Yalnızlık artık bir kabus değil, kendi iç sesini duyabildiği sakin bir limandı ve o limanda artık çok mutluydular.


