Bir çiçeğin açtığı anın güneş ışıklarıyla merhaba deriz hayata. Saf kusursuz masumiyetin sorulara cevaplar aramayan savrulmuş kelebekleriyiz hepimiz. Her canlının gitmek istediği özlemiyle zihninde büyüttüğü Tanrıdan gelen düşleri ve kayboluşları vardır. Sürüklenerek öldürülen eşsiz ruhların çığlıklar atsalar da dünyadaki katilleri tarafından parçalara bölündüğü, önemini yitirdiği bir yüzyıldayız.
İnsanlar kendi dünyalarından sıyrılıp teslimiyetin vadisinde olduğunu anladığında değişen renkler, seslere sesler özgürlüğün armağanı sevgimizin evreni sarmasını fısıldayacak yaradanın kulaklarına.
Nefretin olduğu bahçelerde hangi yürek yoksulluktan gelen yoksunluğu anlayabilir. Masum bir çocuğun sevgi dolu gözleri neden karanlıktaki yaralı bir kediye can verir? Çünkü beklentisi yoktur da ondan. Sadece saf kimsenin dokunup canını acıtamayacağını düşünür ve öyle hissederek kediyi kucağına alıp karanlık sokakların arasından yürür ve yüreğinden gelen havai fişekleri aratmayan kalp atışlarıyla umut dolu nefes nefese soluğu veterinerde alır.
Unutmaya başlamakla başlıyor her şey. Bir kum tanesi gibi güneşte yanıp, karda donuyoruz. Mevsimler hayatlarımızı, hedeflerimizi galaksinin sonsuzluğuna üflüyor asla fark etmiyoruz. Şarabın kokusuyla geçen yalnız günler çocukluğumuzun sessiz ama gerçek neşesini hiçe saydıkça göç ediyoruz tek başınalığın dengesiz, rotasını şaşırmış katledilen iklimine.
İşe gitmek için yola çıkan ayaklarımız hiçbir şey yapmak istemese de masanın başında yok olduğumuzu pas geçmeye gayret etsek te en güzel günlerimizi gömmenin hüznün dolu sahnelerini filmin son sahnesine kadar oynuyoruz.
Oysa geçmişin tozlu sayfalarında mahallede kan ter için koşturan amaçsızlığın kusursuzluğunu yaşayan parayı, borçları ya da saçma sapan hikayeleri kusan dizileri izlemekten kendini kurtarmış bir çocuk var.
Acıların erimeyen bir kalıp sabun gibi gırtlağımızdan geçip avaz avaz bağırıp bizi kırbaçlaması ne olacak peki? Ölü bir çocukluk, komaya girmiş bir gençliğe nasıl mutluluk verebilir? Veremez ama onu iyileştirmek için hiçbir doktorun, hiçbir insanın bulamayacağı kelimelerle ikna etmeye çalışır gençliğini.
Yerden kalkacak hali olmayan en öksüz yıllarında yalnız kalmış bir çocuk bile mezarından gençliğini ayağa kaldırmaya ve tekrar dünyaya haykırmak için ayağa kaldırmaya çalışıyorsa nefreti eritip hiç kimsenin bilmediği bir adresteki gezegene göndermek bu kadar zor mu?
Gençlik çocukluğunu dinlemiyor melankolinin ateşiyle kendine en sert aparkatlarını vuruyor. Öyle sağlam aparkatlar vuruyor ki alkol komasında niye ölmediğini anlamadan, denizlere derdini anlatamayacağını bile bile yağmur damlası gözyaşlarını kalbinin yarısıyla beraber yıldızlara uğurluyor.
Niye sevilmediğinin cevabı yok Poseidonun dev acımasız dalgalarının köpüklerinde. Öksüz olmak doğan çocuklar için seçim değildir. Genç cenazesinin merasimi düzenlenirken uzaktan izliyor insanların sahtekâr kıskançlıklarını çelikten örtülerle örtüp, süsleyip saklamaya çalıştıkları matem dolu sohbetlerini.
Simülasyonun esiri olmuş bireyler kendi hayatlarını katlettikleri için genci evet çocukken başını okşamadıkları gencin düşlerini anlamadıkları kalbini hissedip, görmedikleri kabul etmezler. Genç bu ateş dolu yıllarını da sonsuzluğa uğurlamaya kararlıdır. Genci acımasızca panzehri olmayan baldıran otlu sevgisizlikle öldürmüşler.
Tam o sırada gencin deli kanından artık gidecek bir yer yok belki de diye bir ses geliyor. Birkaç saniye sonra sesin suratsız rüzgârın yüzüne vuran uğultusundan geldiğini anlıyor. Birkaç bira sahte sevişmeler daha nasıl ölebilirim sayıklıyor kendi kendine. Bedenimdeki işkence izleri okyanuslarda yeni bir insan yaratabilir mi diye geçiriyor içinden. Ya ruhumu geçmişin gölgeleri neden yoksunluğa sürükledi. Oysa ne güzel kahkaha atıyordum. Nedensiz kinin tohumlarıyla beslenip büyüyen ailelerin yetiştirdiği çocuklar ona da saldırıyorlardı ama ben onları hiç umursamıyordum.
Yolların kendi şizofrenimizin yarattığı trafikle dolu olduğunu bilerek aynı kumsala sessizliğin puslu göz gözü görmez saniyeleri gözlerini kör etmeden önce mezarı başında dua etmeye niyetleniyor ama dua etmeden ayrılıyor mezarlıktan hiç kimseye selam vermeden. Zalim dünyanın çarkı için sakladığı donuk bakışlarını denizin kuantum enerjisiyle yeni bir şiir yazarak cezalandırıyor.
İçindeki her şeyin öldüğü ama yepyeni bir doğuşun tekrar canlandığını hissediyor. Bazı insanlar melankolinin yoksulluktan, yoksunluğa ağır adımlarla dağlık sert patikalarını ayaklarımızı parçalayan ihanetleri, reddedilmeyi, umutsuzlukları yaşamadıkları için bilmezler. Gecenin en sert, koyu tortusuna bakar genç. Hikayesinin bundan sonrasını yeni bir karakter analiziyle şahlandırmaya karar verir. Ama bu şahlanış için tek bir kural vardır. Artık dirilmek yok umudun meyvalarını yemek için çabalamakta yok. Sadece sevmek var. En pahalı fotoğraf makinanı dağın başında fotoğrafçı olma hayaliyle yanıp tutuşan bir çocuğa verip, sırtındaki ceketi bir evsize, bankadaki son paranla çocuklara, canlılara hayal ettikleri yemekleri gönderen ve asla ismi olmayan bir çocuk var. Çocuk kalmaktan başka çaresi olmayan terk edilmiş bir öksüz var. Kötülüğün her türlüsünü görmekten yaşamaya ve yaşamın her mevsiminde mutlu kendinle barışık olmaya fırsatı olmayan.
En değerlisi de bu neden biliyor musunuz? Anladıkça, gördükçe, insanların yalanın seri katilini üstümüze programlayıp gönderdiğini karanlıkların bağrında kavgasız gürültüsüz yok oluyoruz. Mirasımız hesapsızca sevmek ölümümüz kimsenin silemeyeceği dokunuşlarla dolu olsun. Bu ahmak dünyevi kendi kaybetmiş insanlık kim bilir belki de bir gün görmeye, hissetmeye, anlamaya başlar gencin çocukluğuyla beraber neden yoksun ve yoksul melankoliyle Everest’in en tepesinde en soğuk geceleri ısıttığını. Kanamaya devam ederek kimseye görünmeden derin derin her doğan güneşe bakarak sıcacık gülümseyerek umutsuz ama gülümseyerek kıyametlerin en güzeli olarak sadece gülümseyerek hayattan ve insanlığın kurduğu dünya düzeninden kopup hayata yakın olduğunu kim bilir belki de bir gün….


