Yarın bayramdı. Anam yine her zamankinden daha çok ağlayacak, babam sessizliğinin içinde kaybolacak, yengem karalar bağlayacaktı. Bizim evde bayramlar hiç bayram gibi geçmezdi. Bu yüzden bayramların gelmesini hiç istemezdim.
Yengemle o gün sabahtan akşama kadar mutfakta hazırlık yaptık. Bir yandan yengeme yardım ediyor, bir yandan da onu göz ucuyla süzüyordum. Hamur parçalarını becerikli hareketlerle bir araya getiriyor, sonra avuçlarının arasında hırsla sıkıp yumrukluyordu. Sanki hamurla değil de canını acıtan biriyle uğraşıyordu. Eline geçirse, bu hamur gibi ezmek istediği biri vardı belli ki.
”Yenge, akşama dövülmüş şemşirok yiyeceğiz galiba,” diye takıldım.
Yaptığının farkına varınca gülümsedi.
Söyleyecekleri varmış da söylemekten vazgeçmiş gibi başını hafifçe salladı ve sustu. Yengem çok az konuşurdu. Eskiden böyle değildi. Şen şakrak türküler söylerdi.
Ne zaman ki bu yörelerin en büyük belası bizim evin kapısını da çaldı, o günden sonra yengemin dili sustu, türküleri ağıda dönüştü. Bizim eve gelin geldiğinde ben üç yaşlarındaymışım. O da çok gençmiş. Bu evin sessizliğinde birlikte büyüdük.
Tam o sırada yengemin yoğurduğu hamurun küçük bir parçası sıçradı.
Yengemin yüzü birden değişti. Bakışlarına belli belirsiz bir korku, belki de uzun zamandır unuttuğu bir umudun gölgesi düştü.
”Hayrolsun inşallah. ” dedi ve derin bir iç çekti.
Dudaklarını kıpırdatarak dua okudu, ellerini yüzüne sürdü. Unlu parmakları yüzünde beyaz izler bıraktı.
Ölü toprağı serpilmiş matemli evimizde her bayram mutlaka mevlit okutulur, konu komşuya yemek verilirdi. ”Oğlumun canı için” derdi anam.
Tepsiler fırınlara sürüldü, tencereler kaynadı, helvalar döküldü. Mutfaktan yükselen mis gibi kokular birbirine karışarak evin içine dağıldı.
Yıllar önce, yine bir bayram arifesiydi. Sabaha karşı kapımız çalınmış eve bir sürü tanımadığımız adam gelmişti. Ellerinde uzun namlulu silahları vardı. Büyük bir gürültü, bağrış, çağrış içinde abimi alıp götürmüşlerdi. O günden sonra bir daha evimize bayram girmedi. Anamın da yengemin de gözyaşı hiç dinmedi. Abimin de gidişi o gidiş oldu.
Zaman zaman sağdan soldan haber gelirdi. Bir duyardık Azat mahpusta, bir duyardık Azat dağda, bir duyardık azat vurulmuş hangisi doğruydu bilemedik.
Beklemekten başka elimizden bir şey gelmezdi. İki abim daha vardı ama hiçbiri evde değildi. Evimizde sadece onların hasretleri, acıları ve duvarda asılı fotoğrafları yaşıyordu. En büyük abimi hiç görmedim. Anam bana hamileyken askerde şehit olmuş. Küçük abim Mirza ise köy korucusuydu.
Bizim evin bir yanı ölü toprağına, öteki yanıysa diken üstünde bir hayata mahkûmdu. Yüreğimiz ağzımızda, gülüşümüz yarım, sevdamız eksik yaşıyorduk.
Bir oğlunu toprağa, diğerini dağlara vermiş anam ”Bu dağlar diri mezarı, giden bir daha dönmez” der ardından yüzünü Cudi dağına çevirir ellerini göğe kaldırıp, ” Xwede te ji erde rake …” diye beddualar ederdi. Sonra ağlardı, dağlar susar anam ağlardı.
O sabah da babam erkenden kalkmış; bayram namazını kılmak için camiye gitmişti. Anam yine pencerenin önünde oturmuş, elinde tespihi dua ediyordu. Azat abimi götürdükleri günden beri hep aynı yerde oturur, hep aynı yöne bakardı. Gözlerine üzüntüden perde inmişti; artık iyi seçmiyordu. Ama kulakları hala sesteydi. Dışarıda bir yaprak kımıldasa:
”Zelal kapıya koş! Bir karaltı geçti” diye seslenirdi.
Oğullarını beklerdi, bilirdim.
Bazen kendime sorardım: Bu dava, bu dağlar, bu toprak daha kaç can alacaktı? Bu topraklarda acının uğramadığı bir ev var mıydı? Herkesin içinde göz göz yaralar açılmış, insanlar suskunluklarını acılarına merhem etmeyi öğrenmişlerdi. Ama hiçbir merhem içimizdeki yaraya kabuk tutturamıyordu.
Düşüncelerimi kapının sesi böldü.
“Çocuklar geldi,” diye sevinçle bağırdım.
Şeker tabağını kaptığım gibi kapıya koştum. Kapıyı açtığımda karşımda şeker toplamaya gelmiş bir sürü çocuk vardı ama gözüm çocukların arkasında duran adama takıldı. Adamın saçı sakalı birbirine karışmış, yüzü gözü solmuş, üzerindeki giysisi yıpranmıştı. Perişan bir hâli vardı. Çakır gözlerini gözlerime dikti sanki yüzümde tanıdık bir şeyler arıyor, belleğinde bir şeyleri zorluyor gibi uzun uzun baktı. Sonra yüzüne yorgun bir gülümseme yayıldı.
Tanımıyordum onu. Ama gülümsemesinde, yıllardır evimizin duvarında asılı duran bir fotoğrafın yüzünü gördüm sanki.
Çocuklar şekerini alıp neşeyle dağılmışlardı. Adam hâlâ bana bakıyordu.
”Buyurun kimi aramıştınız?” demeye çalışırken
” Zelal… ” dedi.
Adımı biliyordu.
”Ne kadar büyümüşsün, ” diye mırıldandı. Demek beni tanıyordu.
Bu ses, bu bakış, bu gülümseme… İçime bir ürperti yayıldı.
O sırada anamın sesi duyuldu.
” Zelaaal Ki te?”
”Bilemedim anam, tanrı misafiri,” diye seslendim. Adam, buyur etmemi beklemeden ağır adımlarla içeri girdi. Anamın sesine doğru ilerledi, karşısına diz çöküp yere oturdu. Anamın nasır tutmuş kara kuru ellerini avuçlarının içine aldı, öptü.
Anam:
”Tü ki yi ? dedi
Adam başını kaldırdı, anamın gözlerinin içine baktı.
”Azat,” dedi fısıltıyla.
Bir an dünya sustu. Sonra anamın çığlığı evi doldurdu. Anamdan bu kadar ses çıkacağını hiç düşünmemiştim.
” Azadım! Oğlum… Geldin mi?”
Adama sarıldı, saçlarını okşadı, öptü, kokladı. Göremediği yılları parmak uçlarıyla telafi etmek ister gibi dokunuyor, yüzünü okşuyor, bir yandan da adını tekrarlıyordu.
”Azadım… Azadım… Aney sana kurban Azadım. ”
İyi seçmeyen gözleriyle avuçlarının içine aldığı yüzü inceliyordu.
Bırakırsa yeniden kaybedecekmiş gibi tutmuş bırakmıyordu.
İçerİden koşarak gelen yengem, anamı yabancı bir adamla sarılmış görünce bir an durdu. Gözü adamın yüzüne iliştiğinde ”Azat!” diyebildi. Leğen elinden düştü, dizlerinin üzerine yığıldı. Ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı. Yıllardır içinde biriktirdiği ne varsa gözyaşlarına karışmıştı.
Yirmi yıl sonra mutluluk bizim eve misafirliğe gelmişti. Evde ilk kez yarım da olsa bir bayram havası estiğini düşünmüştüm.
Kapı yeniden çalındı.
Bu ses çok tanıdıktı, nerde duysam tanırdım. Acının sesiydi. Gelenler askerlerdi. Çok fazlaydılar, evin etrafını sarmışlardı. Yanlarında babam da vardı.
” Hayırdır komutanım” diyordu kekeleyerek.
Komutan:
” Köy girişinde çatışma olmuş… ” Diyordu.
” Teröristlerden biri bu eve girerken görülmüş…” Diyordu.
”Çok sayıda yaralımız var, bir köy korucusu şehit oldu. ” diyordu.
Babamın beyaz yüzü siyaha kesti. Dizleri titriyordu, ” Mirzam mı? ” diye inledi.
Komutanın cümlesinin sonunu duymak istemiyordu kulaklarını kapatıp yere çömeldi.
Annemin elleri Azat ‘ın yüzünde, yengemin gözleri yıllardır beklediği adamdaydı.
Kimse kapının önündeki acıyı hala görmemişti. Dışarıda çocuklar bayram şekeri topluyordu.
Arka pencere açıktı. Açık pencereden içeri dolan rüzgâr evimize yıllar sonra gelen bayram sevincini savurup götürüyordu.


