Radyo programından iki dostun tatlı muhabbetinin sesi yükseliyor. İsimlerden söz açıyorlar.
Ölülerden ve özden. Ve Özlem “Sıla!” diyor. İsmimden söz açıyor. Ölümünden ve özümden
bir haber.
-Efendim anne?
Kapıyı elinden kayan hafif bir nesneymiş gibi bıraktığında kapı kolu duvarda hep çarptığı
noktaya vuruyor. O küçük, dairesel noktanın boyası çoktan söküldü ve ufak bir göçük oluştu.
-Çıkıyorum ben bir şeye ihtiyacın var mı dışarıdan?
-Yok.
Yok çünkü dışarıda neler kaldığını bilmiyorum. Yok çünkü neye ihtiyaç duyduğumu
bilmiyorum. Bu yorganın altında kaçıncı günümü geçirdiğimi bilmiyorum. Ben çocukken
anlattıkları hikayeleri anımsatıyor durumum bana. Şöyle derlerdi: “Öldüğünde çevrendeki her
şeyin farkında olmaya devam edersin ancak kimse senin bilinçli olduğunun farkında değildir.
Tabuta konulursun ve gömülene kadar nefes almadan yaşamaya devam edersin. Üzerine
atılan toprak ışığı geçirmeyene değin çoğaldığında kalkmaya yeltenirsin. Başını tabuta
vurduğunda ise tamamen ölürsün.”
Bir gün, kaç gün önce olduğunu bilmediğim bir gün, yorganımı üstümden atmadım. Her
sabah olduğu gibi uyanamadım. Her konuşulanı duyarken duyulmamak, her şeyi görürken
görünmemek, varken var olmamak canımı sıktı. Ben de yorganı kaldırıp bir köşeye atmadım.
Belki de öyle ağırdı ki atamadım. İşte orada öylece yatarken başımı vurmuş olmalıyım.
Eski bir dostum aramaya başladı. Dostlar muhabbet ederler. Birbirlerine yaşamlarından,
hayatlarındaki diğer insanlardan, yeni aldıkları kıyafetlerden veya çiçeklerden, kedilerinin
hastalıklarından söz ederler. Özlemlerini dile getirirler. Dostlar ya birbirini özler ya da
birbirlerine anımsattıkları geçmişlerini. Her halükarda dışarıda bir yerlerde buluşma planlarını
yaparlar.
Dışarısı. Sahip olmadığım, daha doğru bir deyişle artık sahip olmadığım, kaybettiğim her şey
dostların buluşma noktasıdır. Benim bu aramayı cevaplayacak hiçbir buluşma noktam
kalmadı.
Masam birdenbire düştüğünde uzun zaman sonra ilk defa zaman yeniden akmaya başladı.
Hayatımın son ayları, ay olamayacak kadar yıllar taşıyordu. Saniye, dakika, saat kavramını
çoktan yitirmiştim ve her on dakikada bir saniye sayıyordum.
Açık unuttuğum penceremden odama şiddetle yayılan saniyeler beni yatağımdan kaldırıp
yere attı. Kafam karışık, tutmayan bacaklarımdan umudu kesip dirseklerimle kendimi kapıma
sürüklemeye başladım. Odada gitgide yükselen sular yüzünden kitap sayfaları yosun gibi
bacaklarıma dolanıyordu. Ağzımı açsam ciğerlerimin suyla dolacağını hissediyordum.
Dişlerimi kenetledim ve hala kulağımda çınlayan arama sesinin artık susmasını diledim.
Yatağım tepetaklak oldu. Saniyeler içinde dirseklerim yerden kesildi, bedenim sayfalarla
birlikte havalandı ve suyun üzerinde yüzer oldum. Avizeye tutundum sıkı sıkıya. Odamın ters
döndüğünü, suyun havada asılı kaldığını ve tavanda yatıyor olduğumu düşünene kadar
tutunmaya devam ettim.
Suların içinde kaybolan telefonumdan çağrının sesinin yükseldiği her saniye bana, bu
noktadan sonra bir karar vermemin kaçınılmazlığını hatırlatıyordu. Ya aramayı cevaplarsın
ya cevaplamazsın. Biri sana elini uzattığında ya tutarsın ya da tutamazsın. Çağrıldığında…
Ya gidersin ya kalırsın. Hiçbir zaman işler iki tercihten biriyle işleyecek kadar kolay olmaz.
Telefonu açmak ya da açmamak sayı doğrusundaki iki tam sayı gibi, beni kapıma sürükleyen
suların altında duruyordu.
Alnımdaki keskin acıyı hissedince başımı çarptığım duvara baktım. Küçük, dairesel bir
noktanın boyası sökülmüş ve ufak bir göçük oluşmuştu. Son kez olduğunun gayet farkında
olarak derin bir nefes alıp kendimi elimden kayan hafif bir nesneymişim gibi suların içine
bıraktım. Kalan son otuz saniyemi şöyle bir gözden geçirdim.
Kayıtsız uyuyacağım
Yirmi dokuz saniye sonra
Korkusuzca da
Yirmi sekiz saniye sonra
Ele vermeyecek beni
Yirmi yedi saniye sonra
Soluğum
Yirmi altı saniye sonra
Hiçbir şey yok
Yirmi beş saniye sonra
Uyanmadığımda
Yirmi dört saniye sonra
Somurtmadan karşılayacağım
Yirmi üç saniye sonra
Kapı koluna, kış günü eski bir sevgiliye tutunduğum gibi tutundum. Kendime çektim, yolumu
açtım. Giyindiğim kağıttan yosunlarda türlü türlü cümleler yazılıydı. Ben hala ben miydim
yoksa yosunların sarmaladığı, denizi arayan bir deniz kızı mı? Evin kapısını da mürekkepli
ellerimle açtım ve merdivenleri hızla inmeye başladım.
Deniz kızıyım, tam
On altıncı saniyede
Denize daldım, tam
On beşinci saniyede
Fır fır dönüyorum, tam
On dördüncü saniyede
Mavi sulardayım tam
On üçüncü saniyede
Yelken açtım
Ey dalgalar!
Tam on ikinci saniyede.
Apartmanın kapısına ulaştığımda zamanın anlamını yeniden yitirdiğini seziyordum. Dışarıda
yedi saniyeye ihtiyacım vardı. Elimde son kalan da oydu. Sılaya giden yola bir defa
girmiştim. Odama geri çıkmaya yetecek kadar nefesim olsaydı bu yoldan döner miydim?
-Alo?
-Kapının önündeyim. Seni beş dakikalığına görebilir miyim?
Ellerimi aradım. Ellerimi bulamamanın paniğiyle kalan tüm bedenimle karşımda yüzlerce
metrelik bir duvar gibi hissettiren kapının koluna asıldım. Telefondan gelen sesi ilk defa
bekletmedim.
-Yedi saniye olur mu?
Çöktü üstüme esriklik
Yedinci saniyede
Gemim nice sallansa da
Altıncı saniyede
Bu selamı sana
Beşinci saniyede
Vereceğim ben dimdik
Dördüncü saniyede
Donup kalacağım
Üçüncü saniyede
Bu sokakta seninle
İkinci saniyede
Yosunlar, kayalar ve dalgalar
Birinci saniyede
Yeniden başlayacağım



