Nefes aldırmayan sıcaklardan sonra bir gün yüzü serzenişiydi ağustos sonunun bulutlu sabahındaki sağanak yağmur. Yazın canlı dünyasını çocuk gözlerini gezdirdiği öykülerin zihninde canlı imgelere dönüşmesiyle oyalanarak geçirmişti. Zihnini başka türlü nasıl uyuştursundu da dokuları nefes alsındı, diye geçirdi içinden yılların yıldıramadığı yıllanmış ruhu pek taze Yılmaz Bey, henüz uyumakta olan eşi Yıldız Hanım’a bakarak. Eşini rüyalar alemine bırakıp onun düzenli nefes alışverişleri eşliğinde terliklerini giydikten sonra kendi tarafındaki tülün ardında kalan kalın perdeyi aralayarak dışarıya bir göz attı. Güneş kendisini gösteremese de kendisini örten bulutların arasında bulduğu boşluklardan uzun huzmeler halinde uzattığı kollarıyla el sallıyordu.
Tam bir İstanbul beyefendisi olan yetmiş iki yaşındaki Yılmaz Bey her sabah eşi uyanmadan önce kahvaltıyı hazır etmiş olurdu. Sabahlığını üzerine geçirip çaydanlığı ocağa koyduktan sonra banyoda artık uzamaya başlamış olan sakallarını tıraş ederken Yıldız Hanım’la ilk tanıştıkları geceyi düşündü, Yıldız Parkı’ndaki o yıldızlı gecede o yeşil gözlerle ilk karşılaşmasını ve yıldırım nikahıyla evlenmelerini. Aileleri bir gelecek tahayyülünün olmadığı hayata dair ne derse desin yerkürenin kısıtlı bir alanını geçici bir süreliğine kapladıkları yaşamlarında bildiklerini okumuşlardı.
Mutfağa gidip önce çayı demledi sonra yumurtaları haşladı. Çocukları olmamıştı ama zaten mesele bakmak, beslemek, büyütmekse her çiçek her kuş onların çocuğu değil miydi? Emekli maaşlarıyla alım güçleri günden güne azaldığı için kahvaltıları eski zengin renk paletinde hazırlayamasa da Yılmaz Bey elinden gelenin en iyisini özenle yapmaya çalışırdı ve bunu bilen Yıldız Hanım ona içten tebessümüyle sessizce teşekkür ederdi. Son rötuşlarını tamamladıktan sonra eşini uyandırmaya giden Yılmaz Bey, henüz uyanmamış bulduğu Yıldız Hanım’a yaklaştığında, onun soluksuz gül yüzünde kaymakta olan bir yıldızla karşılaştı.
24.08.2025 / İstanbul

