Sıfır Noktası
Uyandığımda odanın havası kelimesizdi. Ne bir tını, ne de dışarıdaki devasa kütlelerin hırıltısı…
Sadece kendi kalbimin vuruşunu, sanki bir saatin yorulmak bilmeyen tıkırtısıymış gibi
duyabiliyordum. Yataktan kalkarken sağ ayağımın yerle olan imkânsız temasını fark ettim.
Basıyordum ama sanki orada değildim. İnsan, kendi ağırlığını ne zaman hissetmeye başlardı?
Yoksa biz sadece yeryüzünde asılı duran birer yanılsama mıydık?
“Bugün de bir yere ait değilim,” dedim aynadaki aksime. Aynadaki adam, ceketinin düğmelerini
yanlış iliklemiş, sanki hayata teğellenmiş bir fazlalık gibi duruyordu. Meşhur ‘tutunamama’
hallerinden biri miydi bu? Hayır, bu daha çok ‘hiç tutunmamış’ olma haliydi. Kendimi bir
cümlenin öznesi sanırken, aslında hayatın geniş ve anlamsız dipnotlarından biri olduğumu o an
anladım. Pencerenin dışındaki yapay ve sabit kütleler, gökyüzünü karelere bölerek bana
bakıyorlardı. Onlar orada, ben buradaydım. Aradaki nidasız boşluk ise yaşamın ta kendisiydi.
Kırmızının Ağırlığı
Masanın üzerinde duran tek armutu aldım. Rengi o kadar yoğundu ki, sanki odadaki tüm ışığı
kendi bağrında hapsediyordu. Armutun avucumdaki serin ve pürüzsüz dokusu, bana unuttuğum
bir sıcaklığı hatırlattı. Bu meyve, sadece meyve değildi; o, binlerce günün ısısını, yağmurun
tadını ve yeryüzünün cömert verimini saklayan bir mucizeydi. Onu sevmekle başlayacaktı her
şey, ama onu sevmek için önce onun mütevazı ağırlığını anlamak gerekiyordu.
“Bir elmanın ağırlığı nedir?” diye sordum yüksek sesle. Cevap gelmedi. Bazı soruların cevabı
kelimelerde değil, parmak uçlarındaydı. Bir somun yiyeceğin sıcaklığını, bir suyun akışını, bir
yabancının bakışındaki saniyelik parıltıyı fark edebilmek… İşte asıl sanat buydu. Devasa ve
ruhsuz kulelerin arasında, birbirini görmeden akıp giden gölgelerin içinde bir “can” bulabilmek.
Armutu masaya bıraktım. Bıraktığım yerde, ışığın değmediği küçük leke sanki bir veda gibi
duruyordu.
Geometrik Sürgün
Dışarı çıktığımda yeryüzünün sert yüzeyi ayağımı acıtıyordu. İnsanlar, sabit ve ruhsuz kütlelerin
arasında, birbirlerinin içinden geçer gibi yürüyorlardı. Kimse birbirinin gözünün içine bakmıyor,
herkes sanki bir yerden kaçıyormuş gibi telaşla hareket ediyordu. Oysa kaçılacak bir yer yoktu;
her yol eninde sonunda mutlak sona çıkıyordu. Bir haksızlığın karşısında dimdik durmak mı
daha zordu, yoksa nidasız kalabalığın içinde kendi sesini korumak mı?
Bir ağacın altında durdum. Ağaç, gri ve sert kütlelere inat, kendi içindeki bitmek bilmeyen
yaşama arzusuyla göğe doğru yükseliyordu. Kanatlı bir canlı, ağacın dalına kondu ve sonra
büyük bir hürriyetle havalandı. Onun kanat çırpışındaki nidasız özgürlük, bana unuttuğum saf
güveni hissettirdi. Annemin mutfağından sızan tertemiz sabun kokusunu, babamın ellerindeki
sert ama güven veren dokuyu… Her şey ne zaman bu kadar yapaylaşmıştı? Sanat, kuşun kanat
çırpışını bir kâğıda sığdırmak değil, çırpınışın yürekte yarattığı ince sızıyı duyabilmekti.
Yere Değen Işık
Akşama doğru odama döndüğümde, masamdaki boşluğun aslında bir doluluk olduğunu fark
ettim. Bazı insanlar sadece geçerdi bu dünyadan, evet. Ama bazıları vardı ki, onlar birer ışık
yakarlardı insanların kalbinde. Işık ne sönerdi, ne de unutulurdu. Hayatı doğuran gizli el, bu
akşam benim yüreğimden geçmişti. Artık gömülmekten korkmuyordum; çünkü biliyordum ki,
dürüstçe fısıldanan hiçbir hikâye asla yok olmazdı.
Ceketimin önünü düzelttim. Aynadaki yabancıya bir selam verdim. Bu bir veda değil, bir
başlangıçtı. Yeryüzünün kadim belleğinde bir harf, bir nota, bir parıltı olarak kalabilmenin
huzuruyla lambayı söndürdüm. Odanın içi şimdi nidasızdı ama her şey yerli yerindeydi.
Biz buralıydık.
Işığın sonsuz dansında birer zerre, hayatın büyük şarkısında birer mısraydık.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!