Bacaklarım sızlıyor; kaçıncı basamak bu, yetmedi mi yokuş? Ama asıl yoran bu dik patika
değil; göğsümün ortasına oturmuş, ne yutabildiğim ne de söküp atabildiğim o başı sonu
belirsiz kırgınlıklar. Zaman, kırık bir kadrana takılı kalmış yelkovan gibi tepemden tırnağıma
batıyor. İçimdeki dinmeyen yalnızlık hissi, havadaki ağır nemle birbirine karışıyor.
Kandilli Dede… Geldim mi gerçekten, yoksa yine çaresizliğime mi tosladım? Geldim,
geldim. İşte kapı tokmağı. Sarımtırak pirinç metal soğuk; kaç bin el süründü kim bilir benim
gibi kırık, benim gibi darmadağın… Dokunuyorum. O soğukluk avucumu yakıyor. İçeriye
adım atıyorum; iki basamak aşağı inerken dizlerim titriyor. Sarı ışık, halının üzerine devrilmiş
bir leke gibi. Ne diyecektim ben? Sırada ne vardı? Cümleler kuramıyorum ki; zihnimin
odacıklarında sert rüzgârlar esiyor. Kalbim öfkeyle, hüzünle, cam kırıklarıyla dolu. Kimseye
söyleyemediğim, en yakınlarımdan bile sakladığım o derin hayal kırıklığı…
Yeşil çuha. Sanduka orada işte. Dur artık, sustur şu kafamın içindeki bitmek bilmeyen
uğultuları! Bir kadın, kırmızı işlemeli solgun halıda dizlerini kıvırmış oturuyor. Kucağındaki
kitaptan Yasin okuyor; çevrilen sayfaların hışırtısı… Zaman durdu mu burada? Parmak
uçlarım buz tutmuş. Rabbim…diyorum içimden, Evet, Sen biliyorsun ya beni… Ben anlatamıyorum; nereden,
nasıl dua edeceğimi bilemeyip kilitleniyorum. Kaburgalarımın arasına sıkışmış paslı bir bıçak
sanki; adı belki de yarım kalmışlık. Avuçlarım açık. Ne istiyordum ki ben? Bir mucize mi?
Hayır, sadece durmak. İçimdeki çocuk çaresiz, boynu bükük… Dışarıda deli gibi dönen bir
dünya var; telaşlar, insanlar, derdin deryası… Ama burada her şey susmuş.
Soğuk ellerimi yüzüme sürüyorum. Islak mı yanaklarım? İçimde yıllardır biriktirdiğim,
herkesten gizlediğim gözyaşlarımın ilk patlaması bu. Omuzlarımdaki koca dağlar eridi mi
biraz, yoksa ben mi kabullendim bu yükü?
Yanı başımda bir ses beliriyor. Kızım diyor yaşlı bir teyze, sesi gül suyu gibi yumuşak.
Çok mu yordular seni?
Göz göze geliyoruz. Kurmaya çalıştığım bütün o barikatlar, güçlüyüm savunması tek bir
kelimeyle darmadağın oluyor. Cevap veremiyorum, boğazımda koca bir yumru. Sadece
başımı sallıyorum. Anlıyor. Bir insan başka bir insanı hiç tanımadan nasıl bu kadar derin
görebilir? Elini omuzlarıma koyuyor; parmakları dualarla aşınmış bir tespih kadar hafif ve
sıcak. Türbeye bakarak fısıldıyor: Bırak o sırtındaki görünmez çuvalı kapının eşiğine. Bu
sanduka taş değil, dert dinleyen bir sırdaş. Ne biriktirdiysen dök, yükünü hafiflet.
Kolumdan tutup beni dışarı, bahçeye çıkarıyor. Köşeyi dönüyoruz; derme çatma kerpiçten
yapılmış, içi karanlık, dilek kuyusunu andıran küçük oymaya yanaşıyoruz. Çatlak taşların
arasında binlerce mum eriyip kalıplaşmış. Cebinden kirli beyaz bir mum çıkarıp uzatıyor
teyze Yak bunu, dileğini dile.
Mumu oyukların arasına yerleştirmeye çalışıyorum ama ellerim buz kesmiş, çakmağı bir türlü
çakamıyorum. Tam o esnada, rüzgârın ortasında kerpiç duvarların arasına yeşil bir ışık
süzülüyor. İçerideki binlerce donmuş mum aynı anda uyanıyor sanki. Eriyen sıcak balmumu
ellerime damlıyor, parmak uçlarımı ısıtıyor. Donmuş masalım, ruhuma yeniden hayata
tutunma gücünü üfleyen bir sur borusu gibi yankılanıyor.
Işık parmaklarımın arasından kalbime akarken teyzeye dönüyorum teşekkür etmek için; fakat
arkamda kimse yok. Bahçede sadece çınar yapraklarını savuran o serin Boğaz rüzgârı var. Bir
mumun alevinde eriyen sadece balmumu değilmiş meğer; yıllardır göğsümde taşıdığım o ağır,
paslı kırgınlıkmış. Yokuştan aşağı inerken adımlarım hafif, göğsüm ferah. Bu kez çaresizliğe
değil, kendi küllerimden doğduğum o sessiz mucizeye yürüyorum.


