Deniz kenarında oturup da sahiden denizi gören kaç kişi vardır şu dünyada? Kimisi suya bakar, kimisi suyun aynasında kendi kırık dökük ömrünü seyreder. Bizim çadır kampının kurulduğu o upuzun kumsalda, akşamüstleri ahşap sedirine çöken Rasim amca, işte o ömrünü seyredenlerdendi.
O zamanlar kimsenin caretta carettaları düşündüğü yoktu tabii. Sahil; aylarca çadırlarda yatıp kalkan, sabahlara kadar ateş yakıp eğlenen kavga eden, dünyayı takmayan gençlerin gürültüsüyle çalkalanırdı.
Güneş eğilip Çukurova’nın insanı yapış yapış eden sıcağı yerini hafif esintiye bırakınca gelirdi Rasim amca. Koltuk değneklerini yanına bırakır, kimseyle konuşmadan denize bakardı.
Motor kazasından yadigâr, laf dinlemez bacaklarından birini ileri uzatırdı. O bacak, gövdesinden kopmuş da denize aitmiş gibi dururdu. Dalgalar gelip ayağının ucuna dokunacakmış gibi bekler, saatlerce denizi izlerdi.
Sonradan öğrendim lakabının “Tifo Rasim” olduğunu. Çocukken tifoyu yenmiş. Günlerce ateşler içinde yatmış, bir sabah ölümün kıyısından uyanmış. Hastalık gitmiş ama adı kalmış.
“Adım kalmış ya, yeter.” derdi gülerek.
Ama o “yeter” kelimesinin içinde koskoca, yorgun bir geçmiş tüterdi.
Eskiden kahveciymiş. O günlerden söz açılınca gözlerinin içi parlardı. Sabahın köründe açılan tahta kapı, dumanı üstünde çay kokusu, tavla pullarının şakırtısı, iskambil kâğıtlarının kuru tıkırtısı…
Hepsi onun eski hayatının nabzıydı.
Şimdi kahvesi yoktu. Ama bazen hâlâ o dükkândaymış gibi boşluğa bakar, görünmez bir müşteriyi dinliyormuş gibi başını sallardı.
Kaza, yürümeyi onun için bir hesaba dönüştürmüştü. Kuma bastığında koltuk değnekleri gömülür, ne kadar asılsa geri çıkmazdı. Dişlerini sıkar, canı çıksa kimseye ses etmezdi. Yardım istemek, yürümekten ağır gelirdi ona. İnsanın en ağır yükü bazen sakatlığı değil, göğsündeki gururuydu.
Tam o sırada Hicran abla çıkagelirdi. Hicran abla onun her şeyiydi. Kampın sessizce izlediği, nazar değmesin diye üzerine pek konuşmadığı eski, köklü bir sevdaydı onlarınki.
Rasim amca tıkandığı anda yanına sokulur, değnekleri kumdan çıkarır, sessizce kocasının koluna girerdi. Sanki bu hareket, dünya kuruldu kurulalı her akşam tekrarlanan bir ayindi.
Rasim amcanın yüzüne ince bir mahcubiyet çöker, başını denizin en uzak noktasına çevirirdi.
Bunu çok sonra anladım: İnsan, en çok sevildiği anda bile kendinden utanabiliyordu.
Ben onları çadırın gölgesinden izleyen bir çocuktum. İçimden hep sorardım:
“Rasim amca neden yardım istemiyor ki?”
Bir gün abim duruma uyandı. Koltuk değneklerini eline aldı.
“Bunların tabanı dar, kumu delip geçiyor.” dedi.
Gitti, eski bir bisiklet tekerinin iç lastiğini buldu. Parçalara böldü, değneklerin altına sıkı sıkıya sardı.
Basit bir işti onun için. Ama değer verdiği birine el uzatırken emeğin hesabını yapmazdı o.
Lastikler çirkin bir yama gibi duruyordu ama işe yaradı.O günden sonra Rasim amca sahilde daha rahat yürümeye başladı.
O akşam sedirinden bize bakıyordu. Gözleri abimin üzerinde durdu. Yüzünde çocuksu ama mahcup bir gülümseme belirdi.
O kendine has Arap şivesiyle seslendi:
“Ahmeet… sen iyi insansın.”
Büyük, koskocaman bir cümleydi bu.
Ben hemen yanlarında durmuş, şaşkınlıkla bakıyordum.
“Abim ne yaptı ki?” diye düşündüm.
Altı üstü eski bir lastik parçasıydı.Ama Rasim amcanın bakışındaki minnet bana başka bir şey öğretti:
Dünyadaki büyük iyilikler bazen böyle küçücük, hesapsız şeylerden doğuyordu.
Akşamları kampta sofralar kurulur, mangallar yanardı. Rasim amca sandalyesini ateşin başına çeker, şişleri sabırla çevirirdi. Sonra sıcak pideleri açar, etleri içine yerleştirirdi.
Sahilden geçen birilerini gördü mü bağırırdı:
“Gelin hele… Bir lokma yiyip öyle gidin.”
İnsanlar önce çekinir, “Yok, sağ olun.” derdi. Rasim amca itiraz dinlemezdi.
Dürümü ellerine tutuştururken yüzünde çocukça bir gurur belirirdi. Onlar karanlığın içinde yürüyüp giderken Rasim amca arkalarından uzun uzun bakardı.
Bazı insanlar mutlu olmak için almaya değil, vermeye bahaneler arardı. Rasim amca da öyleydi.
Et kokusu denizin tuzlu esintisine karışırken masadakilerden biri mutlaka seslenirdi:
“Rasim amca, söyle bir şarkı da dinleyelim.”
O an herkes susardı. Rasim amca boğazını temizler, o kalın, çatallı, derin sesiyle Türk sanat müziği söylerdi.
Gençler bile susardı.
Hicran abla gözünü kırpmadan kocasına bakardı. Ben de onları gizliden izlerdim. Şarkı bitince bir süre kimse konuşmazdı. Sonra dalgalar yeniden kıyıya vurmaya başlardı.
İnsan bazen yürüyemezdi, eksilirdi, yarım kalırdı ama yine de yaşardı.
Gittiğimiz son kamp yazının akşamlarından biriydi. Rasim amca beni yanına çağırdı.
“Sen…” dedi.
Durdu.
“Sen çok şanslısın çocuk.” dedi bizimkileri göstererek.
O zaman anlamamıştım ama şimdi anlıyorum.Ne diyeceğimi bilemedim. Başımı öne eğdim.
Çünkü bazı cümleler vardır; cevabı kelimelerle verilmez. Bir ömür insanın içinde taşınır.
Rasim amca gülümsedi. Hicran abla elini usulca kocasının omzuna koydu.
Dalgalar geldi, gitti, deniz sustu…
Şimdi o sahile giriş yasak.
O gençlerden, geceleri yanan ateşlerden, gürültüden eser yok. Sahil koruma altına alındı; insanlardan temizlendi ve caretta carettalara kaldı.
Sahil kurtuldu belki ama ben ne zaman o denizi düşünsem, Rasim amcayı ve abimi hatırlıyorum hala.
Biri bana insanı görmeyi öğretti, diğeri bunu nasıl yapacağımı.
Yıllar geçti. İkisi de yok şimdi.
Ama o kumsalda hâlâ bir çift lastikle sarılmış koltuk değneği, sıcak bir dürüm ve gecenin içinden yükselen o derin çatallı ses var sanki.
Belki de bazı insanlar ölmez.
Bir çocuğun hafızasına karışır, bir denizin sesine siner, yıllar sonra bile insanın içinden konuşmaya devam eder.



