Uçağın İstanbul Havalimanı’na saat kaçta ineceği çoktan belliydi. Çelikten dev kuşların rotası,
dakikası dakikasına cetvellerle, saatlerle çizilmişti ama Himmet Emmi için bu rakamların pek bir
hükmü yoktu. O, vaktin gelip çatmasından ziyade, o vaktin geçmek bilmeyen ağırlığıyla ilgiliydi.
Havaalanına tam bir saat erkenden gelmiş, kafede bir köşeye ilişmişti. Sırtında, yakası hafifçe
aşınmış ama tertemiz ütülenmiş ceket kılıklı hırkası, başında ise artık rengi tam kestirilemeyen
kasketiyle oturuyordu. Yetmişini yeni devirmiş, yüzündeki her çizgiye birer dert sığdırmış bir Anadolu
ihtiyarıydı.
Yalnız değildi. Yanında, kendisini köye bağlı ilçeden buralara kadar araba ile getirsin diye abisinin
torunu Feyyaz’ı da getirmişti. Feyyaz, elinde akıllı telefonu, parmaklarını ekranın üzerinde hızla
gezdirirken bir yandan da bacaklarını sallıyordu. Modern zamanın bu gürültülü terminalinde,
Himmet Emmi bir kaya parçası gibi ağır ve hareketsiz duruyordu.
– Emmi, bak yine söylüyorum, uçak bu, inmesi, yanaşması derken daha çok bekleriz. Gel bir çay daha
söyleyeyim sana, dedi Feyyaz.
Himmet Emmi, kasketini hafifçe öne eğdi:
– Bekleriz evlat, bekleriz. Ben beş sene beklemişim, bir saatin lafı mı olur? Sen elindeki o ışıklı kutuya
bakma da, gözünü kapıya dik. Selim çıkınca kaçırmayalım.
– Kaçırmayız emmi, koca adam oldu Selim abi, bizi o bulur.
Himmet Emmi sustu. Selim, onun tek umuduydu. Almanya’da okumuş, mühendis olmuştu. Ama
Himmet Emmi’nin derdi mühendislik değildi; onun derdi, yıllardır amcaoğullarıyla süregelen o
bitmek bilmeyen tarla davasıydı. “Okumuş adamın sözü kanundur,” diye düşünüyordu ihtiyar. Selim
gelince o sınır taşlarını kimse yerinden oynatamayacaktı.
Nihayet Selim kapıda göründü. Şık bir palto, elinde deri bir valiz… Babasına sarıldığında burnuna
gelen o tütün ve toprak kokusuyla bir an çocukluğuna döndü. O gece İstanbul’da eski bir tanıdığın,
bakkal Rıza’nın evinde kaldılar. Ertesi sabah erkenden yola çıkacaklardı. Akşam yemeğinde Himmet
Emmi konuyu açmadan duramadı.
– Bak Selim, dedi ihtiyar, ekmeğini bölerek. Köyde işler bildiğin gibi değil. Rıfatgiller alt tarlayı
tamamen sahiplenmeye kalkıyorlar. Sınır taşını her gece bir karış beri çekiyorlar. Sen geldin ya, artık
hakkımızı yedirmeyiz.
Selim yorgundu, başını salladı:
– Baba, kanun var, nizam var. Ben mühendisim, tapuya bakılır, kadastro gelir, iş çözülür. Kavga
dövüşle olmaz bu işler.
Himmet Emmi hırsla masaya vurdu:
– Kanun dediğin köye gelene kadar kağnı hızıyla yürür! Bizim orada söz namustur. Sen benim
yanımda dur, yeter.
Ertesi gün köye vardılar. Köyün girişi, o gri gökyüzü ve kerpiç evler Selim’in içine bir kasvet saldı.
Daha eve yerleşmeden, akşamın ilk saatlerinde amcaoğlu Rıfat kapıda belirdi. Yanında fırdöndü
gözlü, sinsi gülüşlü bir iki adam daha vardı. Selim’in döndüğünü haber almışlardı.
– Hoş geldin mühendis bey, dedi Rıfat, kapı eşiğine yaslanarak. Almanya’da yollar cetvelle çizilirmiş
ama bizim burada yollar da tarlalar da gönül rızasıyla çizilir. O alt tarla için baban çok hır gür
çıkardı. Gel bu gece bir orta yol bulalım.
Selim, babasının arkasından gelen öfkeli soluğunu duyabiliyordu.
– Rıfat abi, yarın sabah tarlaya gidelim, tapuyu da alalım yanımıza. Neyse hakkımız o olsun.
Rıfat sırıttı:
– Tapu kağıttır Selim, biz toprak adamıyız. Bu gece ay ışığı güzel, gel tarlada konuşalım. Alacak
verecek meselesini de orada kapatalım.
Himmet Emmi araya girdi:
– Git Selim! Git de görsünler sahipsiz olmadığımızı. Ben de geleceğim ama dizlerim tutmuyor. Feyyaz
seni götürsün.
Selim istemeye istemeye kabul etti. Gece yarısına doğru, gökyüzünde kocaman bir dolunay yükseldi.
Tarlalarda ay ışığı, sanki her şeyi olduğundan daha beyaz, daha soğuk gösteriyordu. Selim, Feyyaz
ve Rıfat tarlanın kuytu, meşelik kısmına vardılar. Burası köyden uzaktı, sesini çıkaranın nefesi
rüzgarda kaybolurdu.
– Bak Selim, dedi Rıfat, elindeki sopayla yeri işaret ederek. Buradan aşağısı bizimdir. Babanın size
kalan borcu vardı, o borca saydık biz bu tarlayı.
– Ne borcu abi? Babam bana hiç böyle bir şey söylemedi, dedi Selim şaşkınlıkla.
– Söylemez elbet, dedi Rıfat gülerek. İhtiyarlık işte… Ama biz alacağımızı biliriz. Ya bu tarladan
vazgeçersiniz ya da bu gece burada başka şeyler konuşuruz.
Tartışma alevlendi. Sesler yükseldi, küfürler havada uçuştu. Selim, Rıfat’ın üzerine yürüdü, itişmeye
başladılar. Tam o sırada çalılıkların arasından üçüncü bir gölge fırladı. Feyyaz bir kenara sinmiş,
korkuyla izliyordu. Karanlıktaki şahıs, elindeki ağır bir demir çubukla Rıfat’ın ensesine vurdu. Rıfat,
tek bir ses çıkaramadan, ay ışığının altında yere serildi.
Selim ne olduğunu anlamadan karaltı kaçıp gitti. Selim, kanlar içindeki Rıfat’ın yanına çöktü. Elleri,
paltosu, her yeri kana bulanmıştı.
– Rıfat abi! Rıfat abi, ses ver! diye bağırdı.
O sırada köyün korucusu Bekir ve yanında birkaç köylü fenerlerle belirdi. Sanki birileri onları oraya
çağırmıştı. Fenerin ışığı Selim’in kanlı ellerine çarptı.
– N’aptın Selim bey? Mühendis adam katil mi olur? dedi Bekir Korucu.
– Ben yapmadım! Biri kaçtı, görmediniz mi? diye haykırdı Selim.
Feyyaz ise o anın dehşetiyle sadece kekeledi:
– Ben… ben bir şey görmedim… İtişiyorlardı…
Olaylar bir çorap söküğü gibi ilerledi. Köydeki eski alacak verecek davası, Himmet Emmi’nin oğlunu
“hakkımızı aramaya geldi” diye her yerde anlatması, Selim’in ellerindeki kan… Mahkeme, Selim’in
“tasarlayarak ve kasten” akrabasını öldürdüğüne hükmetti. Alman disipliniyle yetişmiş, naif bir
mühendis olan Selim, bir gecede on beş yıl hapse mahkûm oldu.
Himmet Emmi, o günden sonra bir daha gün yüzü görmedi. Köyde kimse onunla konuşmuyor, herkes
arkasından fısıldaşıyordu. Selim’i hapishanede ziyaret ettiği bir gün, oğlunun o çökmüş, feri sönmüş
gözlerine bakarken kalbi sökülür gibi oldu.
– Baba, dedi Selim, sesi demir parmaklıkların soğukluğunda yankılanarak. Sen beni o uçağa binmem
için, köye dönmem için her gün aradın. “Namusumuz, toprağımız” dedin. Bak şimdi ne toprağımız var
ne namusumuz… Bir hiç uğruna on beş yılımı verdin o gece.
Himmet Emmi hiçbir şey diyemedi. Gözyaşları ak sakalına süzüldü. Eve döndüğünde, tarlalara vuran
ay ışığına baktı. O ışık artık ona huzur değil, ömür boyu sürecek bir azap veriyordu. Kendi hırsı için
oğlunu kurban etmişti. Olaylar ne kadar mantıklı bir sıra izlemişse, sonuç o kadar mantıksız ve
acıydı. Himmet Emmi, yetmiş yaşından sonra ölmeyi diledi ama ölüm bile ona bu pişmanlığı
unutturacak kadar çabuk gelmedi.
*****
Himmet Emmi’nin bu sessiz azabı, köyün buz gibi yalnızlığında bir yıl daha sürdü. Her sabah
uyandığında, Selim’in o hapishane görüşündeki son sözleri, odanın duvarlarında asılı duran eski
saatten daha gürültülü yankılanıyordu. Artık tarlaya gitmiyor, camiye bile en arka saflarda, kimseyle
göz göze gelmeden girip çıkıyordu.
O kış, Anadolu’nun ayazı her zamankinden daha sert geldi. Himmet Emmi yatağa düştüğünde,
kapısını çalan tek tük köylüden biri de o meşum gecenin tek tanığı Feyyaz’dı. Feyyaz, olay gecesinden
beri garip bir huzursuzluk içindeydi; elleri titriyor, amcasının yüzüne bakamıyordu.
Bir akşamüzeri, Himmet Emmi nefes almakta zorlanırken Feyyaz’ı yanına çağırdı.
— Feyyaz… dedi fısıltıyla. Selim’in on beş senesi benim boynuma borç gitti. Ben hırsıma yenildim,
ama o gece o çalılıklardan çıkan kimdi? Sen gördün, senin gözlerin gençtir. Söylemeden ölürsem,
toprak beni kabul etmez.
Feyyaz’ın omuzları çöktü. O gece korkudan sustuğu, Rıfat’ın diğer hasımlarının bu kavgayı fırsat
bilip aradan iş gördüğünü bildiği sırrı daha fazla taşıyamadı. Hıçkırarak diz çöktü:
— Emmi… Rıfat’ın sadece sizinle değil, kumar borcu yüzünden başkalarıyla da arası bozuktu. O gece
bizi takip etmişler. Karanlıktaki o adam Rıfat’ın borçlu olduğu Tahsin’in adamıydı. Ben korktum
emmi, Selim abi okumuş adam kurtulur sandım, konuşursam beni de vururlar sandım…
Himmet Emmi, duyduklarıyla yatağında doğrulmaya çalıştı ama gücü yetmedi. Bu itiraf, Selim’i
hapisten çıkarmaya yetecek bir kanıt değil, sadece vicdanlardaki yükü ağırlaştıran bir itiraftı.
Feyyaz’ın korkaklığı ve kendisinin kör inadı, gencecik bir ömrü bir değirmen gibi öğütmüştü.
Ertesi gün Himmet Emmi, son bir gayretle muhtarı ve köyün yaşlılarını çağırdı. Feyyaz’ın itirafını
onların huzurunda tekrarlattı. Bir dilekçe yazıldı, savcılığa gönderildi. Ancak adalet çarkı, Himmet
Emmi’nin beklediği kadar hızlı dönmüyordu.
Himmet Emmi, Selim’in tahliye haberini alamadan, bir bahar sabahı kasketi elinde, pencerenin
önünde vefat etti. Öldüğünde yüzünde ne bir huzur ne de bir gülümseme vardı; sadece derin bir
pişmanlığın donup kalmış izi duruyordu.
Selim, babasının cenazesine jandarma eşliğinde, elleri kelepçeli olarak geldi. Köylüler bu sefer
fısıldaşmıyordu; herkes başını öne eğmişti. Selim, babasının mezarına bir avuç toprak atarken, o çok
kavgasını verdikleri tarlalara baktı. Toprak her zamanki gibi yerli yerinde duruyordu; ne kısalmış ne
uzamıştı. Ama uğruna feda edilen hayatlar geri gelmeyecekti.
Cenazeden sonra jandarma aracına bindirilirken Selim, yanına yaklaşan Feyyaz’a sadece şunu
söyledi:
— Babam o tarlalar için “namusumuz” derdi Feyyaz. Ama asıl namus, hakikati zamanında
söyleyebilmekmiş. Şimdi o tarlalar sizin olsun, ben zaten hürriyetimi o toprakta bıraktım.
Selim, yeniden cezaevine, o soğuk koğuşuna döndü. Dosyası yeniden açıldı, Feyyaz’ın ifadesiyle “yeni
delil” süreci başladı ama giden yıllar çoktan Selim’in mühendislik hayallerini, gençliğini ve babasına
olan sevgisini alıp götürmüştü. Hikaye başladığı gibi, bir “hak arama” davasıyla değil, sessiz bir
kabullenişle ve toprağın sonsuz suskunluğuyla son buldu.
*****
Selim’in yeniden yargılanma süreci, adliye koridorlarında tozlu dosyaların arasında ağır aksak
ilerledi. Feyyaz’ın itirafı ve köydeki birkaç kişinin daha dillenmesiyle birlikte, o karanlık gecenin
gerçek faili olan Tahsin’in adamı yakalandı. Selim, hürriyetini bıraktığını söylediği o parmaklıkların
arkasından, tam dört yıl sonra, bir salı günü elinde plastik bir poşetle çıktı.
Kapıda onu karşılayan ne babası vardı ne de eski hayatı. Sadece Feyyaz oradaydı; yaşlanmış,
bakışları iyice yere eğilmişti. Selim, dışarıdaki havanın keskinliğini ciğerlerine çekerken Feyyaz’a
bakmadı bile.
— Gidelim mi abi? dedi Feyyaz çekinerek.
— Köye değil Feyyaz, dedi Selim. Önce babamın yanına.
Köye vardıklarında ikindi ezanı okunuyordu. Selim, babasının mezarı başında uzun süre sessizce
durdu. Himmet Emmi’nin o son nefesinde bile beklediği “mühendis oğlu” artık yoktu; yerine omuzları
çökmüş, elleri nasırlaşmış, bakışları buz kesmiş bir yabancı gelmişti. Mezarın toprağını avuçladı,
sıktı ve geri bıraktı. O uğruna ömürlerin çürüdüğü toprak, şimdi babasının üzerini örtüyordu.
Ertesi gün Selim, köyün ortasındaki o meşhur tarlaya gitti. Rıfat’ın oğulları ve köylüler, “Mühendis
bey geldi, şimdi ne yapacak?” diye pencerelerin arkasından onu izliyordu. Selim, tarlanın tam
ortasındaki o yıllardır yerinden oynatılan sınır taşının yanına vardı. Herkes büyük bir kavga, bir
feryat ya da bir hak davası beklerken; Selim cebinden çıkardığı bir tebeşirle taşın üzerine küçük bir
çarpı attı.
Sonra köy kahvesine yürüdü. İçeri girdiğinde derin bir sessizlik oldu. Kimsenin yüzüne bakmadan
muhtarın yanına oturdu:
— Muhtar, dedi sesi buz gibi bir sakinlikle. O alt tarlayı da, babamdan kalan diğer iki parça yeri de
köyün okuluna ve camisine vakfediyorum. Satılmasın, devredilmesin. Çocuklar okusun, ölüler hayırla
anılsın diye. Ben bugün gidiyorum.
Feyyaz arkadan atıldı:
— Abi yapma, baba ocağıdır, kal burada…
Selim, kapıdan çıkmadan önce durdu, Feyyaz’ın gözlerinin içine ilk kez baktı:
— Bu köyde her sınır taşı bir yalanın, her karış toprak bir ahın üzerine kurulu Feyyaz. Ben
mühendisliği, cetveli, hesabı Almanya’da değil, o koğuşun duvarlarını sayarken öğrendim. En büyük
hesap, insanın kendine kestiği hesaptır. Babam toprağı sevdi, toprak da onu aldı. Ben ise sadece
gökyüzünü özledim.
Selim, o akşam bir daha dönmemek üzere köyden ayrıldı. Arkasında ne bir tarla bıraktı ne de bir
dava. Köylüler ise uzun süre o tarlaya bakıp, Himmet Emmi’nin inadını ve Selim’in gidişini
konuştular. Toprak yine aynı yerindeydi, güneş yine aynı tarlaların üzerine doğuyordu; ama o günden
sonra kimse o sınır taşını bir karış bile ileriye çekmeye cesaret edemedi. Çünkü o taşın altında sadece
bir sınır değil, koca bir ailenin vicdanı gömülüydü.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!