Ayna, babaannemden babama, babamdan ise bana kalan tek mirastı. Sadece gerçeği
değil, yanılgıyı da hapseden o eski gümüşi çerçeve, sıradan bir dikdörtgenin çok ötesindeydi.
Çerçevesi; sanki denizden yeni çıkarılmış ağaç köklerinin asırlık bir sabırla gümüşe
dönüştüğü, her bir oyuğunda Balkanların sisli vadilerinden ve serin yaylalarından süzülüp
gelmiş, kuşaktan kuşağa mühürlenmiş bir hafızayı taşıyordu. O aynaya yansıyan herkesin
ruhundan bir parça almış, sahteliği kabul etmeyen bir muhafız gibiydi. Her sabah karşısına
geçtiğimde, yüzümün çizgilerinde zamanın değil, beklentilerin izini arardım.
Suretimi izlerken kendimi o aynanın içinde bir heykel gibi kaskatı bulurdum. Eski
anıların kokusu odayı sardığında kendime gelir, aynadaki kadının ben olduğuma inanırdım.
Oysa o kadın, sadece üzerine giydirilmiş bir hüzün, bir yasın ve tamamlanmamış vedaların
gölgesiydi. Bir gün arsız bir kuş gelip pencerenin pervazına kondu. Tanıdık, huzursuz edici
ötüşüyle sessizliğimi böldüğünde, aynaya daha yakından baktım. Sırrı dökülmüş yerlerden
sızan ışık, yüzümdeki maskeyi değil, altındaki boşluğu gösteriyordu. Meğer yıllarca o
yabancıyı kendim sanmışım; bir suretin derinliğinde aslında hiç var olmamış bir hikâye
yazmışım. Pencereden giren rüzgârla beraber masanın üzerindeki sümbüller titredi. O an
anladım: İnsan kendi yüzünü aynada yabancılayınca, o sessizlikte bir uçurum açılır ve o
dipsiz uçuruma kendi suretine tutunarak düşerdi. Elimi uzattım, soğuk camdaki gözlere
dokundum; camın ardındaki kadın gözlerini kaçırdı. Aldanış bir ömür sürebilirdi, ama
uyanış… Bir aynanın çatlağından sızan anlık bir hakikatti.
Şimdi aynadaki o yabancıyla tanışmıyoruz. O, suretine hapsolmuş bir anı; bense o
anının dışındaki uçsuz bucaksız, sessiz boşluğum. Görüntüler silindiğinde geriye ağır bir
sessizlik kalır sanırdım, yanılmışım. Sahte olanlar çekip gittiğinde geriye sadece "gerçek"
olanın ağırlığı kaldı. Tıpkı bir terazi gibi; bir taraf boşalınca, diğer tarafın kendi kıymetini
tartması kolaylaştı.
Geriye ne mi kaldı? Önce sesim; yıllarca sahte suretlerin gürültüsünde boğulan gerçek sesim.
Sonra sevmelerimin ilk tohumu. Gidenlerin ardından boşalan koltuklarda artık sadece hakikat
oturuyor. Bir çiçeğin kokusunu alırken, o kokunun kime ait olduğunu değil, içimdeki
karşılığını duyumsuyorum. Atalarımın emaneti olan o sarsılmaz güvenin artık sadece bana ait
olduğunu biliyorum. Ve o arsız kuş… O gitmedi. Sahteler giderken o hâlâ oradaydı; dalın
üzerinde tüm çıplaklığı ve inadıyla. Çünkü o surete değil, varoluşun kendisine aitti. Şimdi bu
boşlukta eski suretlerin gölgeleri değil, sadece kendi gerçekliğimin ışığı var. Ve bu, tüm
sahteliklerden daha parlak.
MESELE, SURETTE GÖRÜNMEK DEĞİL…
MESELE KENDİN OLMAKTA.



