Saçımı kestirdim bugün. Öyle ucundan değil. Kısacık. Hayır terk edilmedim, işten
atılmadım. Depresyonda da değilim. Şimdilik. Ama sanırım toplu depresyon yakın ve
kaçınılmaz.
Kuaför koltuğuna, huzursuzluğumla birlikte oturduk. Zor ikna ettim kuaförümü, kendi
deyimiyle, güneşi kıskandıran ışıltılı altın saçlarıma makas atmaya. ‘Neden?’ diye sordu.
‘Neden olmasın?’ dedim. Kuaförün arkadaşın olmamalı, hep müşteri olmalısın onun gözünde.
Yoksa böyle söylediklerinle yetinmeyip soru işaretleriyle gözlerini belertip bakar ve sen de
ikna edecek birkaç söz bulmak için kıvranırsın. “Çok sıkıldım, radikal bir değişiklik yapmak
istiyorum.” dedim. Radikal kararlarıma alışkın olsa da aynadan saç modelimle radikalleşmemi
tasvip etmeyen arkadaş bakışına tav olmamı beklerken ‘Kuaförümü değiştireceğim’ tehdidiyle
kuaförüm oldu yeniden. Arada durup ‘bak bu boy da iyi’, ‘emin misin, sonra pişman olma,
uzayana kadar çok beklersin.’ diyerek şansını denese de kesimi bitirip kare aynayı aldı eline
sonunda. Sessiz ve gergindi. Bense derin bir ohh çektim. İçimden ama. Sanki dünyanın
yükünü sırtlanmıştım da indiriverdim. Öyle bir rahatlama. Tam istediğim gibiydi sonuç.
Kısacıktı saçlarım. Ensem açılmıştı iyice. Zaten düz olan saçlarım ütülenmiş gibi iyice
yapışmıştı kafama. ‘İyi iş çıkardın, eline sağlık’ deyip kalkmaya yelteniyordum ki
omuzlarımdan bastırıp oturttu tekrar beni. Çiviledi desem daha doğru. Ne oluyoruz demeye
kalmadan “Sen de bir şeyler var, dökül hemen. Kalan saçını da kestirtme bana.” diye çıkıştı.
Beklemediğim bir çıkıştı. Kocaman açtığım gözlerim, şaşkınlıktan kapatamadığım ağzımla
aynadan bakakaldım arkadaş kuaförüme, kuaför arkadaşıma, hem arkadaşıma hem
kuaförüme.
“Kim üzdü seni?”
Yalandan bir aşk masalı uydurmayı düşündüm bir an ama kırılırdı, benden niye gizledin der
küserdi. Ben olsam kırılırdım. Onu kırmaya değmezdi. Dürüst olmaya karar verdim.
Gülecekti belki, garipseyecekti. Ya da hak verecekti. Belki o da benim gibi düşünüyordu.
”Suyumuz bitiyor.”
“ Ne? Evde sular mı kesik? Gelir elbet. Saçmalama. Mantıklı bir yalan bulsaydın ya. Bir
derdin var senin.”
Mantıklı, üstelik yalan da değil. Çok gerçek bir şey söyledim halbuki. Musluğu açtığımızda
bir damlanın bile akmadığını görünce mi mantıklı ve gerçek olacak bu dediğim.“ Susuzluk hepimizin derdi olmalı.”
“ Sen ciddisin. Bunun için saç mı kesilir Allah aşkına, kestiğin saç ne kadar suyu kurtaracak?
Hem bu dünyanın kahramanı sen misin? ”
Gülmedi, garipsemedi ama ne hak verdi ne anladı. Şimdi ben ne anlatayım sana canım
arkadaşım. Ben bu zihniyeti nasıl ikna edeyim.
“ Bir yerden başlamak gerekiyor, herkes kendince bir önlem almalı. Ben de saçımdan
başladım.”
”Tek sebep bu mu gerçekten?”
“ Neden bu bir sebep olamayacak kadar önemsiz geliyor sana, ben de bunu anlayamıyorum.
Sabah uyandığında musluktan su akmadığında ne yapacağını düşündün mü hiç? ”
Şaşırdı. Bir sessizlik oldu aramızda. Aynadan birbirimize bakıyorduk. Kendi susuz
dünyamızda boğulmak üzereyken kapıdaki rüzgar gülü çınladı. Müşteri gelmişti. Bir
cankurtaran simidine sarılır gibi tüm ilgisiyle müşteriye yöneldi. Aklına batan kıymıktan
kurtulduğuna sevinmiş gibiydi. Omuzlarından aşağıya dökülen saçlarına fön istiyordu yeni
müşteri, ama saçı temiz değildi. Evde sular kesikmiş yıkayamamış. Göz ucuyla bana bakıp
benimle ilgilenmesi için çırağını çağırdı. Gözüm duvardaki şampuan reklamlarına takıldı. Bu
uzun saçları böyle parlatabilmek çok anlamsız geldi o an bana.
Bir sabah uyandım ve duş alıp çıkmam gerekiyordu. Banyoda suyun sıcaklığını ayarlamak
için musluğu açtığımda su akmıyordu. Tuvalette su yoktu, mutfakta su yoktu ama ben suyun
olmayışına değil saçımı yıkayamayışıma söyleniyordum. Su olmayınca bu pahalı
şampuanların ne gereği olacaktı. Şimdi günden güne süreleri artan planlı su kesintileri,
belediyelerin sürekli paylaştığı tasarruf içeren ve baraj doluluk oranlarını gösteren mesajları
bile konunun ciddiyetini anlamamıza yetmiyor. Kimileri evindeki depoya güveniyor, kimi hep
başkasının tasarruf yapmasını bekliyor. Kimse bir gün gerçekten susuz kalacağımıza ihtimal
vermiyor. Yağmurlu havalarda içime çöken kasvet, artık, kışın güneşli, bahardan kalma bir
güne uyanınca çöküyor. Yağmayan yağmuru, karı beklerken, sen misin yağmurlu havaya kötü
hava diyen deyip kendime çemkiriyorum. Sebepleri üzerinde saatlerce konuşulur tartışılır
elbet ama sebep sonuç ilişkisinden bakıldığında sonuç susuzluk ve bu susuzluğu dert eden
sadece ben olamam değil mi? Umarım kalabalığızdır. Dünyanın suyunu ben bitirmedim ama
yüzde yetmişi su olan vücudumun susuz kalmaması için saçımın uzunluğundan fedakarlık
edebilirim. Düşüncelerimden sıyrılıp kısa bir vedayla ayrıldım dükkandan. Çıkarken aynada kısa saçlı halimi görünce hafiften gülümsedim. Dışarı çıktığımda sıcak hava karşıladı beni
yine. Apartman bahçesindeki süs havuzu boştu. Fıskiyeler çalışmıyordu. Çimler sararmış,
kurumaya yüz tutmuştu. Felaket aslında ben geliyorum demeye başlamıştı. Bir saç, kaç litre
suyu kurtarırdı bilmiyorum ama dünyanın kahramanı olmasam da kendimi sorumlu
hissediyordum. Geleceğe, gelecekteki çocuklara, torunlara, çiçeğe, böceğe, kediye, kuşa,
köpeğe…
Ben saçımı bugün kestirdim. Yarın belki karşı dairedeki Ayla teyzenin çiçekleri
kuruyacak. Murat amca arabasını yıkayamayacak. Meltem çocuklarını banyo yaptıramadan
okula yollayacak, Hatice abla bahar temizliği yapamayacak. Semra halılarını halı yıkamaya
yollayamayacak. Her gün bir gömlek değiştiren yakışıklı Emre, yakası kirli gömleği günlerce
giyecek.Temizliğe giderek çocuklarını okutan Seher abla işe gidemeyecek. Benim canım
arkadaşım da işsiz kalacak.
Televizyonda vah vah diyerek izlediğimiz aç, susuz insanları bu dünyada değil de başka bir
gezegende sanıyoruz ya bazen, işte biz de kendi susuzluğumuza vah vahlayacağımızda toplu
depresyon başlayacak. O zaman anti depresanları içmek için bile bir yudum suya ihtiyacımız
olacak.



