Mahallenin gözde bekarıydı o. Adı Tufan. Her çiçeğe konan bir arı gibiydi âdeta. Gününü gün edenlerdendi. En değerli şeyleri çalardı sadece. Maddi olanlarla ilgilenmezdi bile. Ona göre en değerli hazine bir kadının kalbiydi. Ve bir kadının kalbini çalmak tam da ona göreydi. Yakışıklı, kurnaz ve sempatikti. Bir kadını kolayca kendine aşık edebilirdi. Ancak o bir hırsızdı. Hem de kalp hırsızı. Bir parmağını şıklatıp, sihirli sözcükleri çiçeklere fısıldaması yetiyordu. Her kadını bir çiçeğe benzetirdi. O çiçekler ki yalnız ve yanlış toprakta açarken solmaya mahkum olmuş. Ağzından bal damlayan sihirli sözcüklerle bir sihirbazı andırırdı. Kurnazlığını türlü oyunlarıyla taçlandırmayı severdi. Şeytan tüyü vardı ellerinde. O eller ki, dokunduğunda zehirli bir sarmaşık misali, girdiği ruhlarda karanlık bir gölge gibi kök salardı. Varlığı her yürekte derin bir yaraydı. Sahte gülüşüyle, güneşten rol çalardı. Kibirden kuleler inşa eden gönül sarayında gönlünü eğlendiriyor, bundan da inanılmaz keyif alıyordu! Sadâkati borç niyetine veresiye defterine benzetirdi. Ömürlük aşk yerine ömrünü yapay aşklarla tüketirdi. Hızlı yaşayıp genç ölmek isteyenlerdi. O çekici karizmasını yaşlandırmak istemiyordu belli ki. Geçici vaatlerin kalıcı hüsranı kalp hırsızının da kalbi çalınmıştı bir gün! Hem de hiç hesapta yokken. Aşk geliyorum demezdi zaten. İzinsizce çaldığı kalplerin âhı mıydı, yoksa yolun sonu muydu? Bir kalp hırsızının kalbi çalınmıştı. Büyü bozulmuştu bir kere. En değerli hazinesi ellerinden kayıp gidiyordu. Bütün oyunları nafile, o karizmatik hareketleri boşunaydı. Aşktan gözü görmüyordu. Açtığı yaralar haddi hesabı şaşmış, vuslatı mümkün olmayan bir aşkın elinde onca çaldığı kalbe karşılık onun da kalbi çalınmıştı işte.

