“Balık tutacağına inanmak, balık tutmak için yeterli değildir.”
Bazı şeyler vardı kişiler için değişmeyen. Onun için de değişmeyen, değişmesi teklif dahi edilemez şeyler vardı. Her sabah erkenden uyanır, gün doğmadan yola koyulurdu. Hep aynı yere gider, hep aynı yere oturur ve oturduğu yerden saatlerce balık tutardı. Bulak tutar demem sözün gelişi. Zira bugüne kadar hiç balık tutamamıştı. Her defasında; “bugün de kısmetimizde yokmuş” der, evine dönerdi. Arkadaşları, dostları, sevenleri onunla alay eder, dalga geçerlerdi.
“Bırak şu işi artık. Sen bu işi kıvıramayacaksın. Gerçekten denize gittiğinden emin misin sen? Oltayla tutuyorsun değil mi? Madem balık tutamıyorsun bari en azından ayakkabı filan tutsaydın. En azından bir şey tuttum derdin.”
O; sözlerin hiçbirisine aldırmaz, yolundan asla vazgeçmezdi. İster alışkanlık deyin ister inat. Bu sabah yine erkenden uyanacak ve yine balık tutmaya gidecekti. Öyle de oldu. Giyindi kuşandı, saçlarını taradı, malzemelerini aldı, yola koyuldu.
Adamın nereye gittiğini başından beri merak eden kahvecinin çırağı, gizlice takip ediyordu onu. İçinden hep aynı soru geçiyordu. “Bir insan yıllarca balık tutmaya gider ve nasıl olur da bir tanecik bile tutamaz. Muhakkak bunda bir şey var. Ya yalan söylüyor ya da başka bir kadına gidiyor. Yok bu olmaz. Zira adamın karısı öleli beş sene oluyor. Demek ki gizli tutuyor ilişkisini. Kimden çekiniyor acaba? Neyse hepsi birazdan anlaşılacak nasılsa.”
Her zamanki yerine geldi. Malzemelerini bıraktı. Yine aynı yere oturup, oltasını aşağı doğru sarkıttı. Arkasından onu takip eden çırak, durumu görünce gözlerine inanamadı. Dakikalarca anlamaya çalışan gözlerle olup biteni çözmeye çalıştı. Nafile! Çözülecek gibi değildi.
Adamın önünde ne deniz vardı ne de su birikintisi. Yüksek bir kayalıktan aşağıdaki çorak araziye doğru oltasını sallıyordu yalnızca. Bunu neden yapıyordu ki? Bir insan bunu neden yapar? Görmemesi mümkün değil. Madem görüyor, neden o halde? Kendi kendine sorular sormakla bir arpa boyu yol ilerlemeyeceğini anlayan çırak, adamın yanına geldi. Adam onu karşısında görünce şaşkınlığını gizleyemedi. Sonra bir müddet bakıştıktan sonra işini yapmaya devam etti. Çırak yanına oturdu. Kimse konuşmuyordu. Çırak küçük olmasına rağmen bilirdi ki; konuşmadan hiçbir sorun çözülemezdi. Sonunda dayanamayıp sordu.
Ağabey burada ne yapıyorsun?
Görmüyor musun balık tutuyorum.
Neden?
Ne demek neden? Bunun için senden izin mi alacağım kerata.
Estağfurullah ağabey. Neden bu çorak arazide balık tutuyorsun? Hoş, bunun sorusu bile garip ama sordum artık.
Ne çorak arazisi?
Hiç bakmadığını söyleme sakın.
Nereye?
Aşağı tabi.
Niye bakacağım ki. Bakmamı gerektiren bir şey mi var?
Bence var ağabey.
Neymiş o?
Aşağısı deniz değil ağabey. Çorak bir arazi.
Saçmalama.
Aç gözlerini de bak.
Adam beş yılın sonunda ilk kez aşağı baktı ve gördükleri karşısında hayrete düştü. Çırak haklıydı. Burası deniz değildi. Çorak bir arazi hatta bir çöl kırıntısından başka bir şey değildi. Şaşkınlık içerisinde sordu.
Bu nasıl olur? Bu nasıl olabilir?
Tevekkeli bunca yıldır balık tutamamana şaşırmamalı.
Şimdi anımsıyorum her şeyi.
Neyi?
Yıllar önce dostum önermişti burayı bana. Ben de sorgusuz sualsiz geldim.
Sadece dostun dediği için mi?
Ama dostumdu. Dostlar birbirine yalan söylemez ki…
Niye söylemesin ağabey. Dünyada yaşıyorsun cennette değil. Seninle dalga geçmiş. Sen de buz gibi inanmışsın buna. Peki anlamadığım bir şey daha var. Neden hiç bakmadın aşağı?
Ben dostuma inandım yalnızca. Yaptığım tek şey buydu.
Düşüncelere daldı bir anda ve konuşmasına devam etti.
İnanmak eğer saplantılı bir hal almışsa çok tehlikeli oluyormuş. Hiç hareket etmeden, sorgulamadan, sormadan, görmeden sadece inanmışım. Ve kaybettiğim şey zaman. Yani bana ait olan tek şeyi kaybetmişim. Şimdi ben ne yapacağım? Kaybettiğim zamanı nasıl geri getireceğim? Bir daha nasıl birisine inanacağım?
Bunların yanıtı ben de yok ağabey ne yazık ki. Ama bir şeyin var.
Neymiş o?
Balık tutmanın. Hadi düş önüme. Kıyıya gidiyoruz. Önce tutarız sonra da pişirir afiyetle yeriz. Ne dersin?
Bunca yıl sonra sence başarabilecek miyim?
İnanırsan evet
İnanmak deme bana Allah aşkına.
Gülüştüler. Sonra kıyıya doğru yola koyuldular.
Bazen sadece inanıyoruz. Sadece inanmak yenilmenin başka biçimidir. İnanmak için önce anlamak gerekir. Orta çağ Avrupa’sında Kilisenin dayattığı bir inanma biçimi vardı. Onun adı; “İnanmadan anlayamazsın.” Sonra orta çağ yerini rönesansa bıraktı. Ve o dönemin insanları, bu inanç biçimini sonsuza kadar değiştirdiler. Onun adıysa şuydu. “Anlamadan gerçekten inanamazsın.”


