Saat gece yarısını çoktan geçti. Günün en karanlık anları… Ve bu
karanlık; bilirim ki, yeniden doğacak ışığın habercisi. Sadece görmediğim için
farkında değilim henüz. Ne çok farkında olmadığım şey var. Anladığımda “çok
geç” olacak yüksek ihtimalle. O gideli tam otuz üç gün, yirmi iki saat, on iki
dakika, yirmi bir saniye oldu. Yirmi iki, yirmi üç, yirmi dört…
“Bitsin” diyen dilim, sus pus şimdi. Biraz şarap, biraz gözyaşı, biraz hüzün,
hüzünlü şarkılar biraz, geçer gider sanmıştım. Geçmedi. Göğsüme oturmuş,
sıkıştırıp duruyor kalbimi. Can çekişiyor ona yazılmış şiirler, özel sözler,
gülümseyişler, kahkahalar… Nefes alıyorum evet. Ama yaşadığımı
hissetmiyorum. Bir şey eksik ve bunun ne olduğunu bilmiyorum. İşin tuhaf
yanıysa, bilmek de istemiyorum. Misafirini bekleyene porselen tabaklar kadar
yalnızım. Üşüyorum yeni doğmuş bir serçe gibi. Açılmak istiyorum kendimden,
boy vermek anılara… Ama boğulmaktan korkuyorum. Shakespeare’in dediği
gibi; “Ölmek, uyumak sadece. Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü…”
Düşlerimde sen varsın. Gerçeğimde, geleceğimde, bugünümde.
Saçmalıklarımda, bilgeliğimde, bilmediklerimin gizeminde. Her yerde, her
şeyde sen varsın. Tıksa basa doluyum seninle. “Unut” diyor bazı densizler.
Unutmak, korkakların işi. Ben inadına hatırlıyorum seni.
Seni seviyorum. Bunun ötesinde yazacağım her şey yarım kalacak. Her kelime,
her cümle, bu içi boşaltılmış kutsal söze çıkacak. Güzel kelimeler uydurmak,
daha çok sevdiğin anlamına gelmez. Ya da daha çok hak ettiğine… Bir şeyi çok
sevmek, onun da seni sevmesini sağlamaz çoğunlukla. İki doğru insandan, her
zaman bir aşk doğmaz. Olsun varsın. Karşılık bekleyerek seven, özünde kötüdür.
Ben seni karşılıksız seviyorum ışığım. Bak karanlıktayım. Ne olur sabah olsun
artık. Doğ yine pencereme, kalbime. Gözlerime…



