Suphi Bey hayatında sadece üç ‘hane’ye gitmemişti. Meyhane, kerhane ve kahvehane…
Son yıllarda sıkça hastaneye gider olsa da pastanenin yolunu yıllardır unutanlardandı. Yaz kış evden
pazar, fırın ve hastane dışında pek dışarı çıkmazdı. Tabi on beş günde bir kez gelen temizlikçi kadın
veya ayda bir eşinin arkadaş günleri için zorunlu olanları saymazsak. O günde eşinin günü nedeniyle
bir peçeteye sardığı irice bir kek dilimini poşete koyup kalabalığa karıştı. Şansına günlerdir asık suratlı
gökyüzü o gün sanki gülüyordu. Ilıkça sayılabilecek havayı güneş fazla ısıtmıyordu. Şehrin
merkezindeki belediyeye ait bir cafeye gitti. Özenle kekini poşetten dışarıya çıkartırken başında
aniden dikiliveren garsona seslendi.
-Garson bey bir çay rica edeceğim.
-Burada kek yiyemezsiniz.
-Niye yerlere mi dökülür?
Ses tonunu biraz yükselten garson zabıta müdürü tavrıyla konuştu.
-Yassak… Dışardan hiçbir şey getiremezsiniz.
-Fakat garson bey ben bunları dışardan almadım, evden getirdim. Hanım yaptı üzümlü kekleri
meşhurdur. Sana da bir dilim vereyim.
Garson sevimli ihtiyarın teklifine daha da sert ses tonuyla yanıt verir.
-Yassaakk dedik dayı, yassaak ..Sen yassaktan anlamaz mısın?
-Hiç olur mu garson bey ben kırk iki yıl zabıt katipliği yaptım. Nelerin yasak olup olmadığını bir hakim
kadar bilirim. Ama senin paşa gönlün olsun diye çay içmeden de gideceğim. Haa birde millet
bahçelerimiz vardı. Üzerinde çay içip kek yiyeceğimiz yatıp yuvarlanabileceğimiz beş kuruş
vermeyeceğimiz . Yakında var mı böyle bir yer.
-Bey baba oralarda cafe oldu bunun gibi… Çayını yaş ve kuru pastalarımızla içebilirsin dilersen
-Ne kadar onlar.
-Kırk lira kadar.
-Çok pahalı, hem onlar hanımın kekleri pastaları kadar güzel de değildir.
Elinde kek poşetiyle çay içebileceği bir mekan ararken hava birden bozdu ,gri bulutlar
güneşi perdeledi ve aniden şiddetli bir yağmur yağmaya başladı. Saçak altları dolu olduğu için ilk
gördüğü kıraathaneye daldı. İçerisi dumandan boğulurken kenarda boş bir masa buldu ve oturdu.
Garsona söylediği çayı beklerken yan masadaki okeycilerden biri yanına geldi, kibar bir ses tonuyla
seslendi.
-Bey baba ayıptır söylemesi acil su dökmem gerek. Malum prostat belası. İki dakka yerime bakıver,
maksat oyun soğumasın.
-Ben hiç oyun bilmem…
-Bey baba bilmene gerek yok sen şu tahtaya pulları dizerken ben zaten gelmiş olurum..
Suphi Bey ayakta çişini zor tutma numarası yapan genci daha da zor durumda
bırakmamak için boşalttığı sandalyeye oturdu. Genç adam kırk günlük çişini mi yapıyor, tarla mı
suluyor nedir dakikalar oldu gelmiyordu. Aniden masa etrafına dolan yancılardan biri şunu at bunu
atma derken ilk eli kaybetti.
-Beyler ben oyun moyun bilmem. Kahveye ilk kez geliyorum, benim yerime şu arkadaş oynasa.
Masada ki üç oyuncunun yanı sırada yancılardan da sesler yükselmeye başladı.
-Bey baba dere geçerken at değiştirilmez, oyun oynarken de oyuncu değiştirilmez. –
-Beyler ben arkadaşınız üstüne işemesin diye yerine bir iki dakikalığına geçtim. Oyun başlamadan
gelecekti tuvalete mi düştü.
-Bey baba mızıkçılık yok. Bak burada kadın kız var mı ? Yok. Hepimizde erkeğiz neden
çünkü bu oyun erkek oyunu…
Suphi beyin çaresiz çırpınışları fayda etmedi…Önceleri çay içen masa ve yancılar cola
içmeye tost yemeğe kadar işi azıttılar. Sonunda o hafta sonu Pazar harçlığını orada bırakıp paçasını
zor kurtardı. Çıkarken bir daha kahvehaneye gelenin diye en galiz küfürleri ederken son kez bu saygın
müesseseye baktı. Kapı üzerinde küçükçe bir tabelada şunlar yazıyordu:
YOL KIRAATHANESİ
Eskilerin deyimiyle tam ismiyle müsemma bir müesseseydi…



