Bir tablo asılı duruyor duvarın en sessiz yerinde,
çerçevesi yıllardır aynı ışığı taşıyor,
Aynı pencerenin sabahına uyanıyor renkleri.
İnsanlar önünden geçiyor;
Kimi bir manzara görüyor, kimi yüzüne vuran güneşi,
Kimi de ressamın ustalığına hayran kalıyor.
Oysa ben;
Tablonun arkasını merak ediyorum.
Çünkü bazı şeyler görüldüğü yerde başlamıyor.
Bir yüzün ardında unutulmuş bir çocukluk,
bir gülüşün altında yıllarca susturulmuş bir ağırlık,
bir insanın gözlerinde,
kimsenin okumayı öğrenmediği bir dil var oluyor.
Belki de hayat;
her gün biraz daha güzel çizilmiş,
ama arkasına kimsenin bakmadığı bir tablodur.
Ve insan;
kendisine gösterilen yüzü gerçek sanarak,
Yavaş yavaş alışır.
Alışmak,
insanı toprağından etmek için çabalar.
Önce yabancı olduğun bir sokağı ezberletir,
Sonra o sokağın duvarlarını evin sanarsın.
Bir süre sonra pencerenden görünen gökyüzünün,
Başka bir yerde de aynı olduğunu unutursun.
Alışan insan vicdanını kaybeder bazen;
alışmak, değişikliğin en büyük düşmanıdır aslında.
Çünkü insan bir şeye uzun süre bakarsa
ona kendini adar sonra.
Bir ağacın kesilişine,
bir çocuğun susuşuna,
bir annenin bekleyişine,
bir adamın her sabah aynı otobüste
duygularını saklamasına…
İlk gün fark edersin,
İkinci gün üzülürsün,
Üçüncü gün,
hayatına devam edersin.
Sonra bir sabah, yanından geçen insanın yüzündeki keder,
sana yalnızca kalabalığın sıradanlığı gibi gelir.
İşte o zaman
tablonun içine girmişsindir.
Ve çıkmak için
önce çerçeveyi kırman gerekir.
Ben bazen kalabalıkların ortasında
kendimi büyük bir odanın unutulmuş köşesi gibi hissediyorum.
Herkes konuşuyor,
herkes bir yere yetişiyor,
herkes kendisini anlatacak kadar
kendi hayatına sahip çıkıyor.
Ben ise
insanların birbirine değmeden yaşadığı
bu büyük şehirde
birbirimize ne kadar uzak olduğumuzu düşünüyorum.
Belki yalnızlık,
tek başına kalmak değildir.
Belki yalnızlık,
kendini anlatabileceğin binlerce insanın arasında
hiçbirinin senin sessizliğinin anlamını bilmemesidir.
Ve insan bazen
kendi içine öyle derin gömülür ki
orada bir mezar mı,
yoksa yeni bir dünya mı kurduğunu ayırt edemez.
Ben yine de içimde bir kapı bırakıyorum.
Paslanmış olsa da.
Çünkü insanın kendisine açtığı son kapı,
çoğu zaman dışarıya değil,
gerçeğe çıkar.
Aşık olmak bir sanattır.
Fakat sanat bazen,
yansıtıldığı kadar saf olmayabilir.
Tablonun gerçekten kime ait olduğunu bilmezsen tabii.
Bir insanı sevmekle,
onun sende bıraktığı görüntüyü sevmek,
aynı şey değildir.
Belki biz çoğu zaman;
insanları değil, onların içimizde çizdiği tabloları seviyoruz.
Bir bakışı yıllarca saklıyor,
bir sözü kader sanıyor,
bir vedayı ömrümüzün ortasına asıyoruz.
Sonra o insan gidiyor.
Tablo kalıyor.
Ve biz;
gidenin ardından değil,
duvarımızda kalan resmin önünde,
yas tutuyoruz.
Oysa renkler de değişir.
Mavi, bir gün gökyüzüdür;
başka bir gün uzaklık.
Kırmızı, bir gün aşktır;
başka bir gün yara.
Siyah, bazen ölüm değildir;
bazen insanın kendisinden sakladığı
en karanlık hakikattir.
Beyaz bile masum değildir her zaman.
Çünkü bazı lekeler,
üzerine ne kadar beyaz sürersen sür,
tablonun dokunaklı, eşsiz parçasını yok edemez.
Belki hayatın bütün meselesi de budur:
İnsan, kendisine gösterilen yüzle,
gerçekte olan arasındaki mesafeyi,
fark edebildiği kadar yaşar.
Fark etmediği yerde alışır.
Alıştığı yerde susar.
Sustuğu yerde,
kendinden vazgeçer.
Sonra bir gün,
aynı duvarın önünde durup,
neden bu kadar yabancı olduğunu sorar.
Oysa yabancılaşmak,
bir gecede olmaz.
İnsan kendisinden,
her gün biraz eksilir.
Bir düşüncesini erteler,
bir itirazını yutar,
bir acısını küçümser,
bir hayalini başkasının gerçeğine feda eder.
Ve sonunda
kendi hayatında misafir kalır.
Ben o yüzden,
tablonun önünde durmak istemiyorum artık.
Arkasına bakmak istiyorum.
Çivileri görmek, tahtanın eskimiş yerlerini,
ressamın elinin değmediği boşlukları,
boyanın altında kalmış çatlakları…
Çünkü gerçek
bazen resmin kendisinde değil,
resmin sakladığı yerde yaşar.
Ve belki insan,
hayatını değiştirmeye,
dünyayı değiştirmekle başlamaz.
Önce gördüğü şeye yeniden bakar.
Bir yabancının yüzüne, bir ağacın gölgesine,
kendi ellerine, yıllardır alıştığı odaya…
Sonra sorar:
“Ben bunu gerçekten görüyor muyum,
yoksa yalnızca alıştığım için mi bakıyorum?”
Belki o soru;
insanın kendisine açtığı ilk penceredir.
Ve pencere açıldığında, dışarıdaki dünya değişmez.
Ama hava değişir.
İnsan değişir.
Bir zamanlar duvar sandığı şeyin,
aslında yalnızca bir çerçeve olduğunu anlar.
Sonra tabloyu indirir.
Duvarın arkasında, tozlu bir ışık belirir.
Ve insan ilk kez kendi hayatının arka yüzünü görür.
Orada ne alkış vardır ne kalabalık,
ne de kusursuz renkler.
Sadece kendisi vardır.
Biraz kırılmış, biraz susmuş,
biraz da geç kalmış…
Ama hâlâ bakabilen gözleriyle.
Çünkü tepki veremediğin dünyada
ne yapıyorsun?
Eğer başka dünyayı duyamıyorsan,
Kendi dünyanı nasıl değiştireceksin?
Belki yaşamak, alışmayı reddetmenin başka adıdır.
Belki vicdan,
insanın hâlâ şaşırabilmesidir.
Belki aşk,
Bir tabloya sahip olmak değil;
Onun arkasındaki karanlığı da görebilmektir.
Ve belki özgürlük,
Duvardaki resmi değiştirmekten önce,
Ona bakışını değiştirmektir.
Ve ben;
Artık tablonun önünde değilim.
Arkasındayım.
Ve ilk kez;
gördüğüm bütün renklerin,
aslında bana ait olmadığını biliyorum.
Ve bana ait tek şeyin,
Yalnızlığım olduğunu da.


