- Merhaba Ezgi Hanım, sizinle kitabınız aracılığıyla tanıştık ve eseriniz üzerinden çocukluk ve kadın üzerine sohbet ettik. Okurlarımızın da sizleri tanıması açısından kendinizden ve nasıl olup da yazmaya başladığınızdan bahseder misiniz?
Altı kişilik bir ailenin ilk çocuğuyum. Bunun karakterimi biçimlendiren temel bileşenlerden biri olduğunu düşünüyorum. İlk çocuk olmak, hem erken bir sorumluluk duygusunu hem de bir içe dönüş hâlini beraberinde getiriyor. Üç kız kardeşim var; her biri kendi rengini taşıyan, üç güzel genç insan. Sanırım bu çeşitlilik, küçük yaşlardan itibaren insanı ve hâlleri gözlemleme alışkanlığı geliştirmeme yardım etti.
Çok düşünen ve sorgulayan bir çocuktum. Okumayı öğrendiğim andan itibaren kitap, benim için dünyayı anlamanın ve kendime yaklaşmanın bir yolu oldu. Kelimelerle kurduğum bağ, zamanla yazıya dönüştü. Dokuz yaşımdayken küçük bir öykü kitabı yazdım. Bugün o cesareti hafif bir tebessümle hatırlıyorum.
- Yazma motivasyonunuzu kaybettiğinizde sizi ayağa kaldıran güç ne oldu?
Yazmak benim için motivasyona ihtiyaç duyulan bir yerde değil. Daha çok karakterimin bir parçası gibi. Günlük, hikâye, deneme… Türü değişse de yazma ihtiyacı hep var. Kendimi, dünyayla aramdaki mesafeyi ve olan biteni yazarak anlamlandırmak küçüklüğümden bildiğim ve bana iyi gelen bir şey. Bir ifade biçimi.
- Yazmak konusunda aile ve çevre desteği ne denli önemlidir?
Destek yazma sebebi değil; ama yazara iyi gelen bir şey. Yazmak büyük ölçüde yalnız yapılan, bireysel iş. Fakat çevrenizdeki insanların bu yalnızlığa, adanmışlığa saygı duyması, yazan kişinin sürekli açıklama yapmak zorunda kalmaması çok önemli.
- Benimle Beraber, Bana Rağmen ve Ben Buradayım isimli üç eseriniz bulunmakta. Konuları da bir hayli ilgi çekici. Konu seçimlerini yaparken ne gibi şeylerden etkilendiğinizi söyleyebilir misiniz?
Oturup da şimdi bu konuda yazayım demiyorum hiç. Daha çok bazı meselelerin beni rahat bırakmadığını söyleyebilirim. Aklım takılıyor, dert ediyorum, anlamak ve anlatmak istiyorum. Kadınlık hâlleri, aidiyet mevzuları, görünmez yükler, göç… Bunlar hâli hazırda üzerinde çok düşündüğüm konular. Yazarak bu konuları temellendirebiliyorum, nefes alabiliyorum.
- Ben Buradayım isimli kitabınızda içine kapanık ve biraz da hırçın görünen bir kız çocuğunun yaşamına ışık tutmuşsunuz. Çocuklukta anlaşılamamak hissi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Anlaşılmak, çok önem verdiğim bir mesele. Özellikle çocuklukta bunun etkisi çok daha belirleyici oluyor. Bir çocuğun kendini ifade edebileceği alanlar yoksa kendini kısıtlamak zorunda kalabilir; sonra da ne hissettiğini ayırt etmekte zorlanan bir yetişkine dönüşebilir.
Çocukların hırçın ya da içe kapanık olarak tanımlanan davranışlarını anlaşılmaya, fark edilmeye, ciddiye alınmaya dair bir çağrı olarak görüyorum. Kendini ifade edebileceği güvenli bir alan bulan çocuk, zamanla kendini tanımayı da öğreniyor. Bu sadece bireysel bir mesele değil; sağlıklı kişilerin yetişmesi, dolayısıyla daha sağlıklı bir toplumun oluşması için temel bir adım.
- Eserinizi de göz önünde tutarsak öğretmenlerin hayatımızdaki yerlerini açıklayabilir misiniz?
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” sözü bakış açımı tamamen yansıtıyor. Bir öğretmenin etkisi sadece bulunduğu zamanla sınırlı kalmaz. Temas ettiği çocukla geleceğe taşar, bütün bir topluma yayılabilir. Ben Buradayım’da olduğu gibi…
Tabii işini seven ve kendini öğrencilerine adamış öğretmenlerden bahsediyorum. Ve tüm öğrencilerin hayatında en azından böyle bir öğretmen tanımasını diliyorum.
- Yazma sürecinde eserinizi kimlerle paylaşıyorsunuz ? Nasıl bir süreçten geçiyorsunuz?
Ben bu konuda biraz paylaşımcıyım. Çok yakın çevremdeki birkaç kişiye yazdıkça gönderir, onlardaki yansımasını gözlemlerim. İlk taslak tamamlanınca paylaşma arzum pek olmaz, ince ince tek başıma çalışırım.
- Anneniz ve kitap karakteriniz arasında çok sevimli bir anınızdan bahsetmiştiniz. Bunu burada da anlatır mısınız ? (Hazanın üniversite kazandığında annenizi aradığınız anıyı kastediyorum hocam)
Her insan için ailesi özeldir elbette, ama ben anne babam konusunda kendimi gerçekten şanslı hissediyorum. Yazarken de sık sık onlarla konuşur, düşüncelerimi paylaşırım. Annem, yazdıklarımın ilk okuyucularındandır; karakterler üzerine sohbet ederiz. Hazan, Nermin, Elif… Her birinin hayatımdaki yeri ayrı.
Hazan’ın üniversiteyi kazandığı sahneyi yazdığımda annemi aradım. “Kızımız okulunu kazandı anne,” dedim. Gerçek bir olay olmuş gibi sevindik, neler olduğunu konuştuk. Annem zaman zaman Hazan’ı özlediğini söyler hâlâ. Bu, yazdıklarımın benden bir parça taşıdığını ve kurmacanın zaman zaman gerçeğe ne kadar yaklaşabildiğini gösteren anlardan biri galiba.
- Yazmak isteyen arkadaşlarımıza tavsiyeleriniz neler olur ?
Yazmak isteyen biri, önce çok iyi bir okur olmalı. Kendini sınırlandırmadan, büyük bir iştahla her metne şans vermeli. Yazıyı bir sonuçtan çok, bir süreç olarak görmeyi öğrenmeli. Yazılan metnin sonunda ne olacağını düşünmek, süreci zorluyor, hızla bitirilmesi gereken bir şeye dönüştürüyor. Oysa yazma süreci çoğu zaman yavaş ilerler; inişli çıkışlıdır. Metnin olgunlaşmasına, yazarın da bu süreçte dönüşmesine izin vermek gerekir. Yazıyla kurulan bu uzun soluklu ilişkiden keyif almayı öğrenmek ise her şeyin temelidir.
- Şu an yazmakta olduğunuz bir eseriniz var mı? Yakın zamanda sizden güzel bir eser daha okuma ihtimaliyle bizi müjdeleyebilir misiniz ?
Evet, üzerinde çalıştığım bir metin var. Ne zaman okuyucuyla buluşmaya hazır hâle gelir bilmiyorum ama ben keyifle yeni bir dünyada geziniyorum.
- Bizlere son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı ?
Teşekkür ederim.



