Bir gün benden yaşça büyük bir ablanın evinin bahçesinde oturuyorduk. On altı yaşındayım o zamanlar. Hayat yeni başlıyor, bir heyecan, bir umut yüklenmiş bedenine. Zihnin hiçbir şeye takılıp kalmayacak kadar özgür. Kalbin sonsuz aşklara gebe. Duyduğun her hikaye kulağında bir melodiye dönüşüyor. Aktarılan her tecrübe çiçekli bir yola işaret ediyor. Sanki bir seçenek sunuyor görürsen, kendi hayatına…
O, yarım kalan bir aşk hikayesinin kırık parçalarını taşıyordu içinde hâlâ. Gözlerinde hüzünlü bir bulut. ‘Çok mu içiyorsun?’ dedim, dumanlı iç çekişlerini görünce. ‘Hayır’ dedi, ‘yalnızca evden uzaklaştığım zamanlarda.’ Anlamamıştım ne demek istediğini. Dört duvarın ev olduğunu zannettiğim zamanlardı. Kendini ait hissettiğin herhangi bir yerin, bir yüreğin, asıl ev olduğunu bilmiyordum henüz. Yıllar sonra aidiyet duygumu yitirdiğimde anladım. Hiçbir yer, hiç kimse yuva olamamıştı bana. Uzak diyarlardan emanet bırakılmış gibiydim bu hayata.
Eksikliğini fark ettiğim o duyguyu aradım hep. En son hissettiğim yere baktım sonra, çocukluk anılarıma. Çok uzaktı… Bütün tanıdıklarım orada kalmıştı… Soruyordu ya şair, ‘memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak?’ Uzaklığın da aslında hiç gidilemeyecek bir yer olduğunu o zaman anladım.



