• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home İnceleme

Ebedi Bir Mühür Olarak Ölümün Asaleti: Frankenstein / Hacer Taşdemir

Hacer . Hacer
4 Ekim 2026
. İnceleme
0
Ebedi Bir Mühür Olarak Ölümün Asaleti: Frankenstein / Hacer Taşdemir
0
SHARES
19
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

Mary Shelley’nin 1818’de yayımladığı Frankenstein ya da Modern Prometheus, sadece bir
korku hikâyesi değil; bilimin sınırları, insanın yaratma arzusu ve toplumun dışlanmışlığa
verdiği tepki üzerine yazılmış derin felsefi bir romandır. Bu trajik yaratım arzusunun
kökenlerini anlamak için Mary Shelley’nin kendi hayatına bakmak gerekir. Shelley’nin
yaşamı adeta bir kayıplar silsilesidir: Doğarken annesini kaybetmiş, üç bebeğini toprağa
vermiş ve en sonunda büyük aşkı Percyyi dalgalara kurban etmiştir. Mary’nin içindeki o
büyük canavar belki de bitmek bilmeyen bu yalnızlık ve yas duygusuydu. Onun, eşinin
kalbini masasında, yani kelimelerini ürettiği ve eserlerini yazdığı o en mahrem yerde
saklaması; acısıyla kaçmadan yüzleştiğini, yalnızlığını o kalple avuttuğunu ve o büyük kederi
edebiyata dönüştüren bir yakıt olarak kullandığını gösterir.
Mary’nin ruhundaki bu kişisel keder ve arayış, romandaki çerçeve hikâyeyle birleşerek
evrensel bir boyut kazanır. Çünkü Shelley, kendi içindeki o sınır tanımaz yalnızlığı ve
dünyayı aşma arzusunu romanda tek bir karaktere değil, birbirini tamamlayan iki figüre
bölüştürür. Kitaptaki Kaptan Walton ve Victor Frankenstein, aslında aynı trajik hırsın farklı
coğrafyalardaki aynasıdır. Victor, doğanın ve yaşamın gizemini çözmek için varoluşsal
sınırları zorlarken; Kaptan Walton ise insanlığın henüz ayak basmadığı Kuzey Kutbuna doğru
yola çıkarak fiziki sınırları alt etmeye çalışır.
Mary Shelley, adeta Nuh’un kutsal gemisinin tam zıddı olan, insan yapımı bir kriz mekânı
inşa etmiştir. Walton’ın gemisi, bilinen dünyayı terk edip bilinmeyene meydan okuma
arzusunu simgeler. Fakat bu modern gemi, insanlığın kadim sığınaklarıyla taban tabana zıt bir
felsefeden doğmuştur. Bu yönüyle buradaki simge teolojik bir tezat barındırır: Nuh’un gemisi
inancın, teslimiyetin ve yaşamı koruma sorumluluğunun simgesiyken; Frankenstein’ın gemisi
insanın kendi sınırlarını aşma hırsının, kibrinin ve yarattığını terk edişinin kasvetli bir
sembolüdür.
Yaygın bir yanılgının aksine Frankenstein canavarın değil, onu laboratuvarda canlandıran
tıp öğrencisi Victor’un adıdır; canavarın romanda bir adı bile yoktur. Guillermo del Toro’nun
Frankenstein uyarlaması ise bu gotik şahesere sadık kalırken, onu yönetmenin kendine has
canavarın masumiyeti ve gotik melankoli süzgecinden geçirir. Del Toro, Victor ve
Yaratık’ı iki ayrı karakterden ziyade, aynı madalyonun iki yüzü olarak ele alır. Filmin anlatı
yapısı, bu iki ruhun birbirini avlarken aslında kendi gölgelerini kovalaması üzerine kuruludur.
Yönetmen, bu noktada sinemasındaki en belirgin imzayı atar: Canavar, dış görünüşüyle değil,
eylemleriyle tanımlanır. Toplumun gözünde saygın, entelektüel ve temiz olan Victor
Frankenstein, iç dünyasında hırsının kölesi olmuş, ahlaki pusulasını kaybetmiş asıl karanlık
figürdür; kendi sorumluluklarından kaçtıkça canavarlaşan odur. Fiziksel olarak dikiş izleriyle
dolu, çürüyen etlerden yapılmış ürkütücü bir beden olan Yaratık ise iç dünyasında şiirsel,
öğrenmeye aç ve sevgi arayan bir çocuktur.

Guillermo del Toro, Shelley’nin bu kasvetli ve edebi kriz mekânını beyaz perdede görsel bir
şölene dönüştürür. Yönetmenin bu uyarlamadaki başarısı; edebi kökler, sinematografik
tercihler ve felsefi alt metinler üzerinden kurduğu güçlü görsel katmanlarda şekillenir.
Victor’un cansızlığa hayat verdiği laboratuvar; karanlık, nemli ve adeta mekanik bir rahmi
andırır. Geleneksel Frankenstein uyarlamalarındaki çılgın şimşekler ve elektrik akımları
yerine del Toro, burada organik elementleri, yani su, kan ve eti ön plana çıkarır. Yaşamın
sudan ve çürümeden doğuşu, görsel olarak hem büyüleyici hem de tekinsizdir.
Bu yaratım anı, görsel sanatlardaki klasik bir motife yaslanır ancak onu tersine çevirir. Klasik
sanatta Meryem Ana’nın, İsa’nın çarmıhtan indirilen bedenini tuttuğu acı dolu anı simgeleyen
Pieta motifi, bu filmde tersine dönmüş bir Pieta ve mutlak bir ebeveyn ihaneti olarak
karşımıza çıkar. Victor, yarattığı canlının çirkinliği ve kusurları karşısında dehşete düşüp onu
karanlıkta bırakarak kaçar. Film, bu anı bir "doğum sonrası depresyonu" olarak yorumlar.
Yaratık, günahsız ve bomboş bir zihinle doğmuş bir bebektir; onu canavarlaştıran şey, kendi
biyolojik babasının onu ilk gördüğü anda reddetmesidir. ​Laboratuvarda başlayan bu yapay
varoluş, yaratıcısının arkasını dönmesiyle birlikte evrensel nizamın ortasında yapayalnız ve
rotasız kalır.

Yeryüzünün ise kadim bir yasası vardır: Doğum, gelişim ve ölüm olmak üzere belirli
evrelerden geçer. Hayatın akışındaki bu olağan ve kaçınılmaz döngü; kusurlu gibi görünse de
aslında kendi içindeki kusursuzluğuyla insana yaşamın asıl ahengini sunar. İnsanoğlu bu
döngüde yol alırken hem olumlu hem de olumsuz deneyimlerle sınanır. Bu sınanmalar
karşısında acizliğini kabul etmekte zorlanan ve her şeyi kontrol etme arzusu duyan insanın
"Tanrı olma" iddiası, tam da bu çaresizlik anlarında ve kırılma noktalarında filizlenir. Nitekim
doğum anında evladını kaybeden bir annenin yaşadığı trajedi yüzünden kendisini suçlu
hissetmesi ya da toplum tarafından suçlu ilan edilmesi bu çaresizliğin en ağır yüküdür. Benzer
şekilde, yoğun bakımda yatan bir yakınının acılarına şahit olurken onun son nefesini huzurla
verebilmesi için Tanrı’ya dua eden insan da aynı sınanmanın içindedir. İşte tam da bu mutlak
çaresizliğin zıddında, evrendeki yaratıcı rolünü üstlenmeye en çok yaklaşan varlık yine
insanın kendisi olur.
Peki, bu potansiyelin farkında olan insanoğlu, kendi sınırlarını en fazla ne kadar zorlayabilir?
İnsanın o amansız sınırları zorlama hırsı, bizi en kadim soruya geri götürür: Ölümü
durdurmak mümkün olabilir mi?
Bu varoluşsal yolculukta Victor’un, Doğmak elimizde olan bir şey değil ama ölümü
durdurmak benim elimde diyerek başlattığı o büyük isyan, annesinin kaybıyla tetiklenen o
derin travmadan beslenir. Victor, canavarı yaratırken aslında bir annenin ölümüne sebebiyet
vermeden var olabilecek, yani rahme muhtaç olmayan bir canlıyı var etmeyi amaçlar.
Çünkü annesinin ölümü, içindeki öfkeyi ve babasına karşı duyduğu karmaşık hisleri daha da
derinleştirmiştir. Babasının, annesinin ölümüne engel olamadığı o çaresiz ana duyduğu öfke,
zamanla doğanın kendisine karşı bir başkaldırıya dönüşür. Yitip gidenin acısıyla ölüme

meydan okuma arzusu, onu yok olanı yeniden var etmeye, yani doğmamış olanı ölemeyecek
bir lanetle canlandırmaya kadar sürükler. Victor’un tanrıcılık rolüne soyunduğu bu trajik
kırılma noktasında insan, kendi içindeki canavarı sıfırdan mı yarattığı, yoksa o canavarın
zaten orada, gün yüzüne çıkmaya hazır bir halde sırasını mı beklediği sorusuyla yüzleşmek
zorunda kalır.
Zira bu canavarca hırsın arkasında, sadece ölüme meydan okuma isteği değil, mutlak bir
kontrol tutkusu da yatmaktadır. Victor’un asıl amacı, sonsuz hayatı sunarken bile yaratım
gücünün sadece kendi tekelinde kalmasını arzulamasıdır. Canavarı yaratırken bir kadını tercih
etmemesi de bu yüzdendir. Eğer bir kadın yaratsaydı doğurganlık gücü devreye girecekti;
böylece var etme kontrolü, er ya da geç ilk yaratıcının elinden alınmış olacaktı. Victor,
kontrolü kaybetmekten korkan kibirli bir yaratıcıydı. Kendisini adeta bir Tanrı ilan ettiği için,
canavarın kendisi için bir kadın ya da eş yaratılması talebini de tam da bu yüzden reddetti.
Zira o kadını yaratsaydı, ona üreme yeteneği bahşedip bahşedemeyeceği sorusu, onun tanrısal
otoritesini sarsacaktı.
Peki, kendisini Tanrı ilan eden Victor Frankenstein, yarattığı varlığa ve onun dünyasına
müdahale etme hakkına gerçekten sahip midir? İşte bu sorunun doğurduğu ahlaki boşlukta,
terk edilmişliğin öfkesiyle ayağa kalkan canavar, kendisini var eden ama ona bir ya da
kimlik vermeyi reddeden yaratıcısına karşı amansız bir av başlatır. Bu av, sadece bir
intikam değil; aslında yaratıcısının dikkatini çekmek, onun gözünde bir hiç olmadığını
kanıtlamak isteyen terk edilmiş bir çocuğun çığlığıdır. İkisi arasındaki bu amansız
kovalamaca, onları yaşamın bittiği, ölümün ve buzulların hüküm sürdüğü o ıssız sınır
çizgisine, yani Kuzey Kutbu’ndaki o beyaz ölüme kadar sürükler.
Renklerin tamamen yok olduğu, sadece sonsuz beyazlığın ve buzun kaldığı bu mekân,
içindeki o derin yalnızlığı ve çaresizliği yansıtır. Fakat canavarı bu kutup soğuğundan daha
şiddetli üşüten, geçmişin tozlu sayfalarıdır; çünkü canavar, o ıssız kutup buzlarının ve
karlarının arasında Victor Frankenstein’ın laboratuvar günlüklerini bulur.
O sayfalar, artık sadece soğuk kelimelerden ibaret değildir. Defterin sayfaları aralandıkça
içinden insan bedeninin ürkütücü çizimleri, birbirine dikilmiş beden parçalarının taslakları ve
o yaratım gecesinin ürperten şemaları dökülür. Canavar, karların üzerine diz çökmüş halde
önce kendi dikişli ellerine, sonra sayfadaki sürgün edilmiş suretine bakar. İşte bu an,
zihnindeki Ben kimim? sorusunun en vahşi ve en çıplak cevabıdır. Kuzey Kutbunun o
uçsuz bucaksız beyazlığı, karların arasından çıkan günlüklerin içindeki o karanlık ve kirli
gerçekle yüzleştiği anı, bu görsel anlatının en unutulmaz karesine dönüştürür.
Nasıl bir dehşet verici varoluştan çekip çıkarıldığını, yani kim olduğunu öğrendiğinde; sırf
alelade parçalardan bir araya geldiği için değil, o parçaların ötesinde tek bir "bütün"
olamadığı için kendi benliğini bulamadığını haykırır. Peki ya o bütünlük, kendisini oluşturan
parçaların toplamını aşan bir anlama sahip midir?

İşte bu parçalanmışlık hissi ve bütünleşme arzusu, hikâyeyi kaçınılmaz olarak o sarsıcı sona
sürükler. Ve final sahnesi… Canavarın gözyaşları, tüm bu varoluşsal trajedinin, yarım
kalmışlığın ve yaratıcısına duyduğu o saf nefret ile sevgi karışımı karmaşanın en vurucu
mührüdür. Bu gözyaşları, hem yaratıcısının bedenini hem de kendi varlığını buzların
karanlığına gömerken zihnimizde son bir sorunun yankılanmasına yol açar:
Ölüm, insanı aciz bırakan bir son mudur; yoksa ebedi bir iz bırakan o mutlak mühür mü?

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Önceki Yazı

Vazgeçtim / Ali Şengör

Sonraki Yazı

Kendimle Olan Savaşım

Hacer

Hacer

Sonraki Yazı

Kendimle Olan Savaşım

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Ekim 2026
  • Eylül 2026
  • Ağustos 2026
  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Zamanın Son Bekçisi.
  • Bir engel değil, başka bir hayat ritmi
  • Çoban Yıldızı
  • Yol Kıraathanesi / Mehmet Özkendirci
  • Tütün ve Kibrit / Miraç Öztürk

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

imunify-bot-check
KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.