Zamanın Son Bekçisi.
Eski Saatçiler Sokağı’nın en dipteki dükkânında, pirinç dişlilerin, ağır sarkaçların ve cam fanuslar arkasında atan irili ufaklı yüzlerce mekanizmanın düzenli tıkırtısı arasında vakit, dünyadaki diğer tüm yerlerden bambaşka bir ritimle akardı. Dükkânın sahibi Alaz, dışarıdan bakıldığında kırklı yaşlarının ortasında, şakaklarına erken kır düşmüş, ellerinde daima ince tornavidaların ve büyüteçlerin izini taşıyan sıradan bir saat ustası gibi görünürdü. Oysa göğsünün sol tarafında, etten ve kemikten bir kalp değil; bin beş yüz yıl önce Bizanslı bir Simyacı tarafından dövülmüş, yakut rulmanlar üzerinde sürtünmesizce dönen altın bir çark tıkırdıyordu.
Alaz ölümsüzdü. Fakat ölümsüzlük, fani zihinlerin hayal ettiği gibi bir lütuf ya da ilahi bir armağan değil; zamanın kıyısına terk edilmiş sonsuz bir sürgündü. Dünya üzerindeki her insan, zamanın coşkun nehrinde bir sonbahar yaprağı gibi sürüklenip giderken, Alaz o nehrin ortasında çakılı kalmış, akıntıya direnen yaşlı bir kayaydı. Sevdiklerinin doğuşuna şahit olmak, çocukluklarına dokunmak, ardından yüzlerindeki kırışıklıkların derinleşmesini, gözlerindeki ışığın sönüşünü ve nihayetinde toprağa karışışlarını çaresizce izlemek, ruhunda katman katman kabuk bağlayan ama asla iyileşmeyen derin yaralar açmıştı.
Onu evrendeki diğer gizemlerden ve tek tük ölümsüzlerden ayıran asıl şey ise dükkânın arka odasındaki, ağır kadife perdelerin ardına gizlenmiş Aetheris adını verdiği devasa pirinç küreydi. İç içe geçmiş astrolojik halkalardan, ince cıva kanallarından ve kadim bronz dişlilerden oluşan bu küre, evrenin görünmez kumaşına, yani zamanın dokusuna çentik atabilen tek mekanizmaydı. Alaz, çağlar boyunca geleceğin sisli sokaklarına ya da geçmişin unutulmuş gölgelerine sıçrayarak zamanın akışında oluşan tehlikeli kırılmaları düzeltir, tarihi kendi görünmez rayında tutmaya çalışırdı. Ancak zaman yolculuğunun yazılmamış fakat mutlak bir kuralı vardı: Geçmişe gidip tek bir insanın bile kader çizgisine müdahale etmek, kelebek etkisiyle evrenin hassas dengesini altüst edebilirdi.
Soğuk bir ekim akşamında, dışarıda sicim gibi yağan yağmur sokak lambalarının sarı ışığını kaldırımlarda kırarken, dükkânın kapısındaki ağır bronz çıngırak tok bir sesle çaldı. İçeriye, üzerindeki palto sırılsıklam olmuş, yağmur damlaları kirpiklerinden süzülen genç bir kadın girdi. Yüzü bir kâğıt kadar solgundu ama bakışlarında Alaz’ın çok iyi bildiği, insanı uçuruma sürükleyebilecek o çaresiz kararlılık yatıyordu.
“Seni bulmam üç yılımı aldı, Saatçi,” dedi kadın. Sesi titriyordu ama adımları sabitti. Adı Elpis’ti. Cebinden çıkardığı, yangın isine bulanmış, camı çatlamış, paslı ve kırık bir cep saatini ahşap tezgâhın üzerine bıraktı. “Bunu tamir etmeni istemiyorum. İçindeki zamanı geri sarmanı istiyorum.”
Alaz, tezgâhın üzerindeki büyütecini yavaşça indirdi. Gözlerini süzerek kadına baktı. “Zaman bir nehirdir, kızım. Gerçekleşmiş olanı değiştirmeye çalışmak, nehrin yatağını kurutur, geriye sadece çamur ve yıkım bırakır.”
“Uydurduğun kurallar ya da kehanetlerin beni ilgilendirmez!” diye bağırdı Elpis. Öfkesi, çaresizliğinin kılıfıydı. Sevgili kardeşini iki yıl önce Karabağlar’daki o karanlık gece yarısı başlayan büyük yangında kaybetmişti. Zamanı bükebilen bir saatçinin varlığına dair eski sahaflardan duyduğu efsanelerin peşine düşmüş, yıllarca iz sürmüştü. “Eğer zamanı bükebiliyorsan, beni o geceye götür. Onu o alevlerin arasından çekip çıkarayım, sonra başıma ne gelirse gelsin razıyım!”
Alaz üzüntüyle başını iki yana salladı. “Sana izin veremem. Değiştirdiğin tek bir saniye, domino taşları gibi binlerce insanın geleceğini yok edebilir. Bir hayatı kurtarırken yüzlerce başka hayatı karartabilirsin.”
O an Elpis, cebinden çıkardığı küçük, kadim işlemeli mekanik bir kurma anahtarını avucunda sıkarak ileri uzattı. Bu, Alaz’ın göğsündeki altın kalbin tek kurma anahtarıydı; beş yüz yıl önce bir savaşın karmaşasında kaybolduğunu sanarak ümidini kestiği o hayati parça. Elpis bunu Avrupa’daki eski bir koleksiyoner mezatından, sırf bu an için servet ödeyerek temin etmişti.
“Ya beni o geceye götürürsün,” dedi Elpis, anahtarı Alaz’a doğru sallayarak, “ya da o altın kalbinin mekanizmasını bu anahtarla tersine çevirip kilitler, seni bu saniyede, bu soğuk dükkânda sonsuza dek dondururum. Bir heykel olarak kalırsın!”
Alaz, karşısındaki kadının gözlerinde tüten o harap edici yangını gördü. Bir an için kendi imkansız geçmişi geldi aklına; asırlar önce gözlerinin önünde eriyip giden ama kaderine müdahale edemediği ilk sevgilisi, yok oluşunu çaresizce izlediği kadim dostları… Hüznün insanı nasıl bir canavara ya da nasıl gözü kara bir kahramana dönüştürebileceğini çok iyi biliyordu. İçindeki o mechanik çark bile bu duygunun ağırlığı karşısında zorlanarak tıkırdadı.
“Peki,” dedi Alaz fısıltı gibi bir sesle. “Arka odaya geç.”
Ağır kadife perde kenara çekildi. Aetheris’in pirinç halkaları dönmeye başladığında, oda ağır bir ozon, yanık bakır ve zamanın sürtünmesinden doğan mistik bir kokuyla doldu. İki figür, zamanın görünmez kumaşından sıyrılarak iki yıl öncesinin o alevli gece yarısına, yangının Karabağlar sokaklarını cehenneme çevirdiği o tekinsiz dakikalara sıçradı.
Çevrede feryatlar yükseliyor, ahşap binaların pencerelerinden kıvılcım yağmurları saçılıyordu. Alevler Elpis’in kardeşinin bulunduğu binayı tamamen sarmıştı. Elpis, önünü görmesini engelleyen keskin dumana rağmen kardeşinin bulunduğu pencereye doğru şuursuzca koşmak istedi ama Alaz onu güçlü koluyla yakalayıp durdurdu.
“Beni iyi dinle!” diye bağırdı Alaz, alevlerin uğultusunu bastırmaya çalışarak. “Zamanda bir hayatı kurtarmanın bedeli, evrendeki başka bir varlığın yerini değiştirmektir! Zaman boşluk kabul etmez, dengesini mutlak sürdürür!”
Elpis onu dinlemedi. Kolunu hırsla kurtarıp alevlerin içine daldı. Çökme tehlikesi geçiren merdivenleri tırmandı, duman boğulmak üzere olan kardeşini son anda kucaklayıp dışarı, sokağın güvenli tarafına çıkarmayı başardı. Kardeşi kaldırımla buluşup derin derin nefes alırken Elpis gözyaşları içinde gülümsedi. “Yaptım!” diye fısıldadı gökyüzüne bakarak. “Kaderi yendim!”
Ancak tam o anda, geçmişin dokusu kırıldığı ve dengesi bozulduğu için, binanın ahşap çatısındaki tonlarca ağırlıktaki yanan devasa bir kalas gürültüyle çöktü. Kalas, zafer sarhoşluğu içindeki Elpis’in tam üzerine doğru düşüyordu. Geçmiş değişmişti ama ölüm, evrenin alacağını tahsil etmek istiyordu.
Alaz bir an bile tereddüt etmedi. Ölümsüz göğsündeki soğuk mekanik kalbe rağmen—ya da belki de tam olarak o mekanik kalbin ona unutturduğu insanlığını, fedakarlık hissini yeniden hatırladığı için—ileri atıldı. Bütün gücüyle Elpis’i kenara itti. Devasa, alevli kalas Alaz’ın tam göğsüne çarptı.
Altın kalp ağır bir darbe aldı. Göğsün içindeki çarkların ritmik tıkırtısı bir anda bozuldu; kırılan yakut bilyelerin ve ezilen dişlilerin arasından dışarıya mavi kıvılcımlar saçıldı.
İki yolcu, Aetheris’in sahibinin vitallerindeki çöküşü algılayan otomatik koruma protokolü sayesinde aniden kendi zamanlarına, günümüzdeki saatçi dükkânının arka odasına geri fırlatıldı.
Alaz ahşap masanın üzerine yığıldı. Göğsünden metalik bir gıcırtı, yanık yağ kokusu ve ince bir duman yükseliyordu. Altın çarkların tıkırtısı giderek yavaşlıyor, durmaya yaklaşıyordu. Bin beş yüz yıllık ölümsüzlük mekanizması kırılmıştı; Alaz ilk kez, asırlar sonra ölümün o soğuk ama bir o kadar da huzurlu ve şefkatli nefesini şakaklarında hissediyordu.
Elpis, sebep olduğu felaketin ağırlığı altında ezilerek ağlamaya başladı. Titreyen elleriyle cebindeki anahtarı Alaz’ın göğsündeki kırık mekanizmaya sokmaya çalıştı. “Lütfen dayan! Sen ölümsüzsün, duramazsın! Ölmen imkânsız!”
Alaz, genç kadının titreyen elini yavaşça tuttu ve anahtarı aşağıya indirdi. Yüzünde, asırlardır hiç görülmemiş derin, sakin bir tebessüm belirdi.
“Bırak dursun, Elpis…” dedi Alaz, sesi giderek kısılarak ve fısıltıya dönüşerek. “Zamanın nehrinde bir kaya gibi durmak, akışı izlemek en büyük hüzündü. Şimdi o nehre karışmak, zamanla birlikte akıp gitmek… İşte bu benim için tek umut.”
Alaz gözlerini yavaşça kapatırken, dükkânın duvarlarında, raflarında ve cam fanuslarında asılı duran yüzlerce saatin tıkırtısı aynı anda, tek bir saniyede durdu. Dışarıda ekim yağmuru sokakları ıslatmaya devam ediyordu. Zamanın son bekçisi, sonsuz sürgününü noktalamış; nihayet evrenin ve zamanın kendisine teslim olmuştu.


