KENDİMLE OLAN SAVAŞIM
Bir insan neden kendisinin hem düşmanı hem de dostu olur?
Bunu yıllardır düşünüyorum. Belki gereğinden fazla. Belki de beni en çok yoran şey, hiçbir düşüncenin zihnimde tek başına kalmasına izin vermemem. Her düşüncenin arkasında başka bir düşünce, her cevabın ardında başka bir soru beliriyor.
Peki nedir benim kendimle savaşım?
Neden günün sonunda dönüp dolaşıp yine pişmanlıklara, ihtimallere ve “ya şöyle olsaydı”lara geliyorum?
Belki fazla düşünmek gerçekten insanı yoruyor. Belki insan, zihninin içinde sürekli dolaştıkça kendisine çıkış yolu bulamıyor. Ama garip olan şu ki, bütün bunlara rağmen düşünmekten vazgeçemiyorum.
Derler ya:
“Çok düşünme, deli edersin kendini.”
Belki de mesele yalnızca düşünmek değildir. İnsan bazı kavramları, inançları ve hayatın kendisini gereğinden fazla sorguladığında, gördükleri onu yavaş yavaş çevresinden uzaklaştırabiliyor. Dışarıdan bakıldığında bu hâl bazen delilik, bazen umursamazlık, bazen de hayattan kopuş gibi görünebilir.
Oysa belki insan yalnızca hayatın özünü biraz daha fazla görmeye başlamıştır.
Çok düşünen, çok gözlemleyen ve kendi içinde sürekli anlam arayan insanın bir noktadan sonra hiçbir yere tam olarak ait hissedememesi bana artık garip gelmiyor.
Çünkü insan, hayatı gözlemledikçe yalnızca güzellikleri değil; çelişkileri, yanlışları, kırgınlıkları ve insanların birbirinden sakladığı tarafları da görmeye başlıyor. Bu, insanlardan nefret etmek anlamına gelmiyor. Fakat eskisi kadar kolay yakınlık kuramıyorsun.
Belki de değişen insanlar değil, onları görme biçimin oluyor.
Eskiden çok konuşan bir insandım.
Gereğinden fazla şamata yaptığım, sırf insanlar gülsün diye kendimi komik durumlara düşürdüğüm zamanlar oldu. Bunu çoğu zaman insanları rahatlatmak, ortamı ısıtmak ve herkesin kendisini daha iyi hissetmesini sağlamak için yapardım.
Sonra zaman geçti.
Ben değiştim.
Bazı konuşmalar eskisi kadar anlamlı gelmemeye, bazı cümleler ise zihnimde eskisinden daha uzun süre kalmaya başladı. Bazen insanlar konuşurken yalnızca başımı sallıyor, dinliyor ve onaylıyormuş gibi görünüyordum. Oysa içimde bambaşka düşünceler dolaşıyordu.
Belki insan bir süre sonra her düşüncesini söylemekten yoruluyor.
Çünkü herkesin kendi doğrusu var. Herkes dünyayı kendi penceresinden görüyor. Ben de zamanla kendi penceremin içinde daha fazla yaşamaya başladım.
Garip olan şu:
İnsan yaş aldıkça daha çok konuşması gerektiğini düşünüyor. Daha fazla şey görmüş, daha fazla insan tanımış, daha fazla hikâye biriktirmiş oluyor. Fakat nedense büyüdükçe suskunlaşıyoruz.
Belki söyleyecek sözümüz azalmıyor.
Belki yalnızca, söylediklerimizin gerçekten anlaşılacağına dair inancımız azalıyor.
Bazen düşünüyorum da, keşke bazı şeyleri hiç bilmeseydim.
Keşke hayatı bu kadar sorgulamasaydım.
Çünkü insan bazı şeyleri öğrendikçe her zaman rahatlamıyor. Bazen tam tersine, daha fazla soru sormaya başlıyor.
Belki insanın biraz saf kalması gerekiyor.
Bunu kötü anlamda söylemiyorum.
Bazen hayatı olduğu gibi kabul edebilmek, her şeyin altında başka bir anlam aramamak büyük bir huzur. Çünkü insan ne kadar derine inerse, kendi içinde o kadar uzaklara gidebiliyor. Ve insan kendi içine fazla uzaklaştığında, geri dönmesi de kolay olmuyor.
Yine de en çok antik çağda yaşamak isterdim.
Kendimi çok bilgili biri olarak görmüyorum. Hatta düşündükçe ne kadar az şey bildiğimi daha fazla fark ediyorum. Fakat bir filozofun zihnini anlamak, o çağlarda yaşamak ve insanların dünyaya nasıl baktığını görmek isterdim.
MÖ 500’ü yalnızca bir tarih olarak değil, zihnimde yaşanmış bir zaman olarak düşünmek isterdim.
Bir yolculuk yaparken dışarı bakıp yalnızca dağları görmek yerine, o dağların üzerinden kimlerin geçtiğini düşünüyorum.
Kimler yürüdü orada?
Kimler yoruldu?
Kimler sevdi?
Kimler kaybetti?
Kimler o dağlara bakıp benim bugün düşündüğüm gibi düşündü?
Belki de son yıllarda edindiğim en garip alışkanlıklardan biri bu.
İnsanlara baktığımda artık yalnızca yüzlerini görmüyorum. Arkalarında görünmeyen hayatları düşünmeye başlıyorum. Çocukluklarını, kayıplarını, korkularını, yaralarını, söyleyemediklerini…
Bazen tanımadığım bir insanın yüzüne bakıp, onun hayatında kimsenin bilmediği ne kadar şey olabileceğini düşünüyorum.
Belki de hayatın renklerini biraz bu yüzden kaybettim.
Gri gerçekten benim rengim oldu.
Fakat bunun yalnızca karamsarlık olduğunu düşünmüyorum.
Belki fazla bakmanın, fazla düşünmenin ve bazı şeyleri anlamaya çalışmanın da bir bedeli var.
İnsan bazen dünyayı anlamaya çalışırken, dünyanın içindeki güzellikleri görmeyi unutabiliyor.
Benim de zaman zaman yaptığım şey bu.
Kendimi çok zeki gördüğüm için yazmıyorum bunları. Hatta tam tersine, düşündükçe ne kadar az şey bildiğimi daha fazla fark ediyorum.
Ama toplumun benden beklediği başka bir şey var.
Çalışmam gerekiyor.
Üretmem gerekiyor.
Bir yerlere gelmem gerekiyor.
Bunları yapmadığımda ise dışarıdan bakıldığında kolayca tembel, üşengeç veya isteksiz biri olarak görülebilirim.
Oysa insanın içinde verdiği mücadeleyi dışarıdan görmek mümkün değil.
Bazen insan çalışmak istemediği için değil, zihninin başka bir yerde savaş verdiği için olduğu yerde kalıyor.
Benim kendimle olan savaşım yaklaşık dokuz, on yıldır devam ediyor.
Bu savaştan galip mi çıkacağım, mağlup mu olacağım bilmiyorum.
Hatta bazen savaşın kendisini bile sorguluyorum.
Çünkü insan bir süre sonra acıya alışabiliyor.
Acı bile acısız geliyor.
Bazen üzülmek istiyorsun ama üzülemiyorsun. Sanki bazı duygular uzun süre kullanıldığı için körelmiş gibi.
Ve bazen kendimi büyük bir çarkın içinde hissediyorum.
Dönüyorum.
Aynı düşünceler.
Aynı korkular.
Aynı ihtimaller.
Aynı gelecek hesapları.
Belki de bir gün bütün bunları geriye dönüp, hafif hüzünlü bir gülümsemeyle anlatacağım.
Belki bugün yaşadığım her şey, yıllar sonra kuracağım hayatın temel taşlarından biri olacak.
Belki bir gün bu günleri hatırlayıp:
“Ne kadar da çok düşünmüşüm.”
diyeceğim.
Ama insan geleceği beklerken bile şüphe ediyor.
Ya olmazsa?
Ya bütün bunların sonunda elimde yalnızca yaşadıklarım kalırsa?
Ya kendimi kandırıyorsam?
İnancımın zaman zaman azalmasının sebebi belki de bu.
Yıllardır geleceğin iyi ve kötü bütün ihtimallerini zihnimde defalarca oynattım. O kadar çok senaryo kurdum ki bazen gerçek bir şey gerçekleştiğinde bile ona olması gerektiği kadar sevinemiyorum.
Bir hedef koyuyorum.
Başlıyorum.
Sonra zihnim hemen başka bir soru soruyor:
“Bunca şeyin ardından bu da olursa ne olacak?”
Belki de hayatın her zaman adil olmadığını çok erken öğrendim.
Bu yüzden güzel şeylere bile bazen temkinli yaklaşıyorum.
Oysa içten içe istediğim şey çok basit.
Kendi düşüncelerimin içinde yaşayabilmek.
Sessiz bir oda.
Bir masa.
Bir kalem.
Birkaç kitap.
Ve saatlerce düşünmek…
Hayatın, insanın, tarihin ve bütün bu yaşadığımız şeylerin özüne inmeye çalışmak istiyorum.
Gerekirse buna başkaları delilik desin.
Ben bazen insanın kendi zihninin derinliklerine inmesinin, dışarıdan bakıldığında delilik gibi görünmesini yadırgamıyorum.
Ben bugünü yaşamaktan çok, bazen başka zamanları yaşamak istiyorum.
MÖ 500’ü zihnimde kurmak…
Eski insanların korkularını, sevinçlerini, savaşlarını, aşklarını ve yalnızlıklarını anlamaya çalışmak…
İnsan zihninin yüzyıllar boyunca nasıl değiştiğini görmek…
Belki de benim asıl merakım hayat değil, insanın kendisi.
Kimseye mahcup olmak istemiyorum.
Bu yalnızca arkadaşlarım ya da sevdiğim insanlarla ilgili değil. Ailem için bile bazen aynı şeyi düşünüyorum.
Ben üzüleyim, onlar üzülmesin.
Ben aç kalayım, onlar aç kalmasın.
Benim yüküm bana ait olsun.
Belki fazla saf bir düşünce bu.
Belki insan, karşısındaki herkesin de kendisi gibi düşündüğünü sanarak hayatta bazı şeyleri kaybediyor.
Varsın kaybettirsin.
Bazı düşünceler, insanın elinde kalan son temiz şeylerdir.
Bugün 4 Ekim 2026.
Bu satırlar belki benimle birlikte kaybolacak.
Belki yıllar sonra bir yerde karşıma çıkacak ve ben bunları yazan kişiye uzaktan bakar gibi okuyacağım.
Belki güleceğim.
Belki üzüleceğim.
Belki de yalnızca başımı sallayıp:
“Demek o zamanlar böyle düşünüyormuşum.”
diyeceğim.
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:
Ben hâlâ kendimle savaşıyorum.
Bazen kendimin düşmanı, bazen en yakın dostu olarak.
Ve bu savaşın sonunda galip mi çıkacağım, yoksa mağlup mu olacağım hâlâ bilmiyorum.
Belki de mesele savaşı kazanmak değildir.
Belki mesele, bütün bu düşüncelerin arasında kendini kaybetmeden yürümeyi öğrenmektir.
Çünkü insan bazen kendisinden kaçmak için değil, kendisini bulmak için düşünür.
Belki benim bütün bu yıllardır yaptığım da budur.
Kendimi aramak.
Ve belki de bu yazı, o arayışın yalnızca küçük bir parçasıdır.
Bugün için söyleyebileceğim tek şey şu:
Kendimle olan savaşım hâlâ devam ediyor.
Belki yarın kazanırım.
Belki kaybederim.
Belki de sonunda anlarım ki, yıllardır savaştığım kişi zaten bendim.
Kalın sağlıcakla.

