Başrollerinde Tolga Tibet, Cüneyt Arkın, Yağmur Kaşifoğlu üçlüsünün olduğu. Öğretmeni Bülent Olgaç, amiri Mümtaz Sevinç, trendeki iki mahkûmu Mehmet Emin Eren ve Gani Rüzgâr Şavata’nın, kondüktörü Haldun Boysan, işkencecileri sırasıyla Bora Sivri, Deniz Oral, Ertaç Özden’in hayat verdiği, Almancıyı Turgut Ekiz ve son olarak dedeyi de Hasan Nail Canat canlandırmıştır.
Film Türkiye’nin süper valisi olarak anılan rahmetli Recep Yazıcıoğlu anısıyla açılıyor. Karanlık perdeye bu yansırken ses olarak bir horozun ötüşü yani sabah oldu haberini veriyor. Daha sonra Aşık Veysel’in kendi sesinden “Uzun İnce Bir Yoldayım” şarkısı girerken, perdede de giriş jeneriği akmaya başlıyor. Filmin adı “Gülün Bittiği Yer” gözükür gözükmez sınav da başlıyor. Artık Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş’tan tutalım da Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses’e kadar acının tüm doruğuna bir anda konuk oluyoruz. Film daha en başından bize zor bir film izleyeceğimizin işaret fişeğini yakıyor. Ardından 6.Filo vb. sokak olaylarına seslerinden tanık oluyoruz. Böylece yetmişlere yakın olduğumuzu anlıyoruz. Tüm bunlar olurken perde karanlıktadır tabii. Yönetmenimiz o yılların karanlık yıllar olduğunu zikrediyor. Yakın döneme bir bakış, adeta kaçarcasına bir bakış fırlatıyor. Sadece çığlıklar, iniltileri duyuluyor insanların. Sonra horoz bir daha ötüyor ve filmin ikinci bölümü başlıyor. Artık ekranda başrol gencimiz var. Devir seksen darbesinin çökerteceği insanlar üzerine. Gencin göründüğü ilk sahnede arka fonda tren var. Trenin geçip durduğu bir kasabada yaşadığını anlıyoruz. Hikayemizin büyük bir bölümüne de trenin mekân olacağını idrak ediyoruz. Tren metaforu bize Türkiye’nin sancılı iklimini veriyor. Bunun yanında trende sürekli açılan pencereler havasızlığa işaret. Ülke insanı bunalımdan nefes almak istiyor. Tren sürekli belirli yerlerde karanlığa giriyor. Film anlık olarak karanlık yılları bu şekilde anlatma ihtiyacı duyuyor.
Sonra babadan yenilen dayağa şahit oluyoruz, dindar dedenin torununu elinden kurtarmasına da. Filmde gencin yaşlı sakallı amcalara hürmet göstermesinin temel sebebi dedesi olduğunu onun dindar, rahmetli duruşu olduğunu aralıklı anlayacağız. Dayağın sebebi yoktur diyen ekşi tadı boğazımda bir ikaz olarak işitiyoruz. Yönetmen ve senaristler dayak ve işkence üzerine fazlaca mesai harcadıklarını anlıyoruz. Annenin, babanın, öğretmenin vurduğu yerde gül biter sözü hemen eşlik ediyor. Halkımızın yanlış inancına göre dayak cennetten çıkmadır sözüyle bizi baş başa bırakıp düşünmemizi istiyor. Dayak eski Türkçe’de dayanak manasına gelen asa anlamında kullanılmasına rağmen, halkımız bunu dayak, sopa vurmak olarak bilinçaltına nakletmiştir. Diğer tarafta yardımımıza Almancı tipi yetişiyor. Almancı ülkesinin insanlarından iğrenip, yazları tatil için memleketine gelip o kısacık birkaç ay için memleketini kötüleme seansına giriyor. Böylelikle Almanya Türkiye mukayese ediliyor.
İşkencenin değişik türlerine, falakadan tutalım da değişik kötü varyasyonlarına kadar her şeye şahit oluyoruz. İnsanın bir daha evlenmeyi aklına getiremeyecek kadar kötü şeyler…

Bu insanlar sadece gençtiler, üniversite okumak için okula gitmiş, birkaç yasaklı kitap okumuş, başka bazı gençlik örgütlenmelerine girmiş, bir iki defa sokakta, üniversitede yürüyüş, gösteri yapmışlardı. Bunları yapmak mimlenmek için yeterli mi görülüyor? Oysa bu filmdeki genç neden tutuklandığını dahi bilmiyor. Bu bakışla bakarsak ülkemiz adalet yönünden miskal derecesinde yol almadığını görüyoruz. Film bu yönüyle güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyecek. İşkence ve dayağın ilelebet yaşayacağını farz edersek, Gülün Bittiği Yeri’in de hafızalarda daimî olarak kalacağını, kaldığını söyleyebiliriz.
Filmde tek katılmadığım husus trendeki iki mahkûmu ele alış tarzı oldu. Sanki eşit şartlarda aynı acıları yaşamamış izlenimi uyandırdı. Trendeki mahkumlardan Kürt köylüsünü (Gani Şavata) tutan erlerin mahkûma çok sıcak davrandığı halde, Türk köylüsünü tutan erlerinse ona komadığını bırakmadığını, onu yerin dibine batırdığını gördük. Bence burada bir yanlışlık vardı.12 Eylül 1980 darbesi hiçbir insanı ayırt etmeden sağlı sollu, Türk’ü Kürt’ü aynı anda aynı oranda ezip geçmiştir. Bunun dışında filmde bir sorun görmedim.
An itibariyle 2026 yılındayız ve filmin künyesinde halka gösterim yılı 1999 diyor. Bir yazar olarak elimin altında bilgisayar duruyor ve çıkıyorum kıymetli yönetmen İsmail Güneş’in “Gülün Bittiği Yer” filmini izliyorum. Yıllar sonra filmi kendi bakışımdan yorumluyorum. Bu film böylece benim için harika bir nimet olmuş oluyor. Resmi kayıt gibi tarihe, “işkence ve dayak üzerine” bir not düşmüş ve ben heyecanla o notu bulmuş, sevinmiş oluyorum. Film işkence konusunda bürokrasiye bir de bu bakıştan yaklaşıp ibret alın mesajı veriyor. Bu mesaj o kadar net ki, insana aynaya bakacak yüz var mı dedirtiyor.
Genç trende kasabasına dönüş yolundadır. İşkenceyi yaşamış lakin travması taze, sürekli sayıklıyor. Adam’ı oynayan Cüneyt Arkın’sa morgda karşılaştığı bir gencin görüntüsü var. Sürekli aynı sahneyi tekrar tekrar değişik kısımlarda görüyoruz ve bu gencin üstüne yeni bir bakış sunduğunu anlıyoruz.

12 Eylül 1980 darbesinin acımasız tankı küçük büyük herkesin üzerinden geçti. Ve oralarda gül bitmedi. Gül bir daha yeşermedi. Gülümüz çöpe atılıp kurudu. İnsanımız geçmişte yeniçeri dramlarına şahit oldu, 80 darbesinde de bir benzerini yaşadı diyor ve ekliyor, bir daha buna benzer acılar yaşanmasın demeyeceğini o kadar net veriyor ki, insan ağlamak istiyor. Ülke alışkın mevsimlik bir grip vakası gibi hep yerinde sektiriyor. Kaderin cilvesi ki hep aynı acıları tekrar tekrar yaşamak zorunda kalıyor. İnşallah gelecek umutlu olsun, gelecek huzurlu olsun diyelim.
Yönetmen değişik bir kurgu tarzı benimsemiş, yenilikçi ve karmaşık olabilecek. Her ayrıntıyı ilmek ilmek işlemiş. Eksik bir parça dahi yok. Her şeyi adım adım, plan plan tasarlamış. Film mükemmel bir kurgu geçirdiği anlaşılıyor. Burada kurgucu Mevlüt Koçak’a sevgilerimizi iletelim. Gerçekten eşine rastlanılmaz harika bir iş çıkarmış. Bu sayede görüntü yönetmeni Mehmet Gün’e de selamımızı iletelim. Tren gibi zorlayıcı, kısıtlayıcı bir mekânı huzura erdirmiş.
Bu eşsiz film için senaristinden yönetmenine, ışıkçısından çaycısına kadar herkese teşekkürlerimizi iletiyorum. Var olun. Türk sineması sizin gibi emektar insanların sayesinde ayakta duruyor. Emeğiniz ölçülemez.

Başrollerinde Tolga Tibet, Cüneyt Arkın, Yağmur Kaşifoğlu üçlüsünün olduğu. Öğretmeni Bülent Olgaç, amiri Mümtaz Sevinç, trendeki iki mahkûmu Mehmet Emin Eren ve Gani Rüzgâr Şavata’nın, kondüktörü Haldun Boysan, işkencecileri sırasıyla Bora Sivri, Deniz Oral, Ertaç Özden’in hayat verdiği, Almancıyı Turgut Ekiz ve son olarak dedeyi de Hasan Nail Canat canlandırmıştır.
