Tütün ve kibrit,
Besmele’den önce.
Pencere önünde yetim saksılar
Ve sarıya çalmış isli perdenin
kavgasız bir ev düşü ardında.
Sarhoş ama namuslu babalar
görünüyordu yokuş başında,
yorgun ve sallanarak,
sallanarak,
gölgeleri boylarını geçiyordu.
Ve sonra,
Ay,
çengelli bir iğne gibi
tutarken geceyi,
Bakire Meryem oluyordu kadınlar,
soğuk ve mutsuz yataklarında.
Hedefsiz ateş ediyordu ormana
bir çocuk parmaklarıyla,
yaralanmış geyikler ağlıyordu,
gece nefesini verirken gündüze,
beyaz gerdanıyla bir kadın gibi
doğacakken güneş o vakit,
sahipsiz bir sardunya çiçeğe duruyordu.
Tağut ve
Maruf ve
Vicdan ve
Kum ve
Göğ ve
Cennet,
Zeytine ve incire ant.
Şiir veya yakut avuçlarda,
Tur Dağı’nda yalnız başına yanan bir çalı
Musa’sız ve asasız,
Ve büyük bir yalnızlığın gölgesi,
Suya hürmet,
Ekmeğe iman,
Gözler ki demiri bükedurur,
Nadasındayken bir aşkın.
Gırtlağıma dayanmış bir kılıç,
aşkın ve imanın Kef hali,
Ve annemin yüzü.
Her an aşka düşebilirdim
Ve ölebilirdim de uğrunda,
Hele ki toprak henüz sıcakken,
kar düşmeden daha.
Bir ağacın ardında,
ellerimin arasında
Yine tütün
ve yine kibrit.
Ölüsünü bekleyen
açık bir mezar zaman,
Gözleri ağlamaktan kör olmuş derler,
İşte o dilenci
ve kirli eteği,
Ateşe tapanlar gibi
Hiç sönmesin istediği,
Ve yine tütün
ve yine kibrit
Besmeleden önce,
Karanlığı cezbeden kırmızı kül,
çıplak bir kadın göğüsleriyle
sere serpe,
kağıttan bir gemiye el sallıyordu.
Yine sabaha kavuşurken,
çok içilen bir gece,
utanç ve pişmanlık,
yokluğun sınaması ruhu,
tetik parmağı kesik bir katil gibi gün.
Üzerine örtülürken toprak,
yine tütün
yine kibrit
Besmele’den önce,
Kül ve ateş.



