Dikildiği yerde dakikalardır elindeki kağıda bakıyordu Arif Emre. Evet, adres burasıydı. Sabahın erken saatlerinde indiği otogarda biraz oyalanıp dükkanların açılmasını beklemişti. Kahvaltısını yaptığı yerin sahibi de onu buraya yönlendirmişti adresi görünce. “Begonvil Pasajı” diye tekrar etti fısıldayarak. “Bakalım dükkanı bulabilecek miyiz? Belki de çoktan indirmişlerdir kepenkleri. Belki de yorganların yerini başka bir şey almıştır şimdi.”
Pasaj yüz yıldan fazladır bir sürü insana ekmek kapısı olmuştu. İlk sahibi çiçekçi olduğu için bu ismi aldığını söyleyenler vardı. Kimse kesin bir şey bilmiyordu. Bilinen tek gerçek şehirdeki en eski yapı olması ve sağlamlığını halen korumasıydı.
Arif Emre heyecanlıydı. Kendi kendine verdiği sözü az sonra tutmuş olacaktı. Küçük yaşta babasını kaybedince annesinden onun bazı eşyalarını istemişti. En sevdiği şey de babasının metal kutuda biriktirdiği mektuplar ve minik eşyalardı. Bir ayna, küçük bir tarak, halkaları paslanmış birkaç anahtarlık, bir sigara kutusu, kokusu uçmuş minik bir esans şişesi… Mektupların arasında babasına Arif Emre dört yaşındayken gönderilmiş bir zarf bulmuştu. Yetmişli yıllarda birlikte askerlik yaptığı bir arkadaşı çekildikleri siyah beyaz bir fotoğrafı postalamıştı babasına. Fotoğrafın arkasında da adresi vardı. “Mutlaka bekliyorum aile dükkanımıza” diye de bitirmişti satırlarını. Babası gidememişti hastalığı süresince ama Arif Emre kendi kendine bir söz vermişti. Liseyi bitirdiği gün düşecekti yola, öyle de olmuştu.
Şimdi, fotoğrafın gönderildiği zamandan tam on dört yıl sonra o adresteydi. Kalbi çarpıyordu. Elini kalbine bastırıp babasının orada olduğunu hissetti bir kez daha ve onun geçmişinde kalmış ne kadar yer varsa gidecek, ne kadar insan varsa tanıyacaktı onları.
Pasaj sağlı sollu bir sürü dükkandan oluşuyordu. Sabahın erken saatleri olduğundan olsa gerek henüz açılmamış kapılar vardı. Ortaya geldiğinde zemin kata inen bir merdiven gördü. Diğer tarafa yöneldiğinde üst katlara çıkılıyordu. Ortaya gelip şöyle bir bakmıştı yukarıya. Tavandaki aydınlatma camını, tonozlu çatıyı, tanıdık gelmeyen kokusunu ve hissettirdiklerini çok sevmişti. İnsanların yıllardır burada hem sosyalleştiğini hem de ihtiyaçlarını aldığını düşünüp bunun bir parçası olduğu için gülümsedi.
Onun etrafına böyle ilgiyle baktığını gören çaycı elinde tepsisini döndüre döndüre gelip: “Araştırma mı yapıyorsun yoksa birine mi baktın delikanlı?” Diye sordu.
“Birine bakmıştım, evet.” Deyip elindeki adresi gösterdi Arif Emre.
“Aaa tamam, Mehmet abiyi arıyorsun sen. Bak şuradaki merdivenlerden iki kat çık. Soldan devam et. Karşına çıkacak dükkan hemen. Benden de selam söyle.” Diyerek uzaklaşmıştı aceleci çaycı.
Arif Emre hemen merdivenlere yöneldi. Hızlı hızlı çıkıyordu çünkü daha fazla zaman kaybetmek istemiyordu. Dükkanın önüne gelmişti. Kısa boylu, kır saçlı, esmer bir adam dükkanın dışına küçük yastıklar yerleştiriyordu. Yanına yün dolu çuvalları çıkarışını izlerken adam birden durup Arif Emre’ye baktı. sonra birbirlerine yaklaştılar. Adam Arif Emre’nin bir metre kadar yanına gelip uzun uzun bakmıştı. “Nasıl olur.” Dedi. “Adem’e ne kadar benziyorsun. Oğlusun değil mi?” Diyerek Arif Emre’yi sımsıkı bağrına bastı.
“Ta kendisiyim Mehmet amca. Babamın eşyaları içinden buldum izinizi. Kendime verdiğim bir sözümdü.”
Gözyaşlarını tutamamıştı Mehmet. Tam bir buçuk yıl aynı koğuşta, altlı üstlü ranzada kalmışlardı arkadaşıyla. Memleketlerine döndüklerinde de mektup yazarak haberleşmişlerdi.
“Bir oğlu olduğunu yazmıştı son mektubunda. Demek sensin o. Ah Arif’im, ne kadar benziyorsun babana. Hani yılların geçtiğini bilmesem Adem geldi diyeceğim.”
“Biliyorsun değil mi? Hastalığını ve…”
“Evet, evet biliyorum. Beni aradığı bir numara vardı, bir yakınınızınmış. Uzun zaman haber alamayınca orayı arayıp öğrenmiştim. Ah!”
Birkaç dakikalık bir sessizlik olmuştu. O sırada Arif Emre’ye dükkanı tarif eden çaycı iki demli çay bırakmıştı ortalarında duran sehpaya. “İlk çaylar benden.” Demişti gülümseyerek. Ve anlamıştı o da, sohbetin çaydan daha koyu daha çok olacağını.


