Gece, Mezopotamya’nın üzerine ağır ağır çökmüştü.
Fırat’ın kıyısındaki arpa tarlaları rüzgârla dalgalanıyor, ay ışığı başakların üstünde gümüş gibi parlıyordu. Babil halkı sessizdi bu gece. Çünkü yarın hasat başlayacaktı. Ve herkes biliyordu ki, yanlış vakitte biçilen bir başak bereket değil felaket getirirdi.
Tapınağın en yüksek odasında yaşlı kâhin ellerini kil tabletin üstünde gezdiriyordu. Gözleri korkuyla büyümüştü.
“Yıldızlar kaymış…” dedi titreyerek.
“Bu yıl hasat vakti değişti.”
Halk panikledi. Çiftçiler sabaha kadar ateş başında bekledi. Kimisi kuraklıktan korktu, kimisi tanrıların gazabından…
Tam o sırada tapınağın karanlık koridorlarında bir rüzgâr yükseldi. Kandiller titredi. Duvarlardaki gölgeler uzadı. Ve kil tabletlerin arasından bir ses yankılandı:
“Yazgıyı bilmeyen, toprağı da anlayamaz.”
Kâhin dizlerinin üstüne çöktü. Çünkü gelen oydu.
Nabu…
Elinde altın uçlu kamış kalemi vardı. Omzundan lacivert bir kumaş sarkıyordu; gece göğü gibi koyu, yıldızlar gibi sessizdi. Gözleri ise insanın içine bakınca sakladığı korkuları görecek kadar derindi.
Nabu ağır adımlarla tabletlerin yanına yürüdü.
Bir tableti eline aldı ve kilin üstüne tek bir işaret kazıdı.
“Üç gün bekleyin.”
Kimse karşı çıkamadı.
Üç gün boyunca Babil’in üstüne kara bulutlar çöktü. Şiddetli yağmur yağdı. Fırat kabardı. Eğer halk o gece hasada başlasaydı bütün ekin sellerin altında kalacaktı.
Dördüncü gün güneş doğduğunda toprak ağır ama bereketliydi. Başaklar altın gibi parlıyordu. Halk tarlalara koştu. Orak sesleri Babil ovasında yankılandı.
Yaşlı bir çiftçi, ellerindeki buğdayı göğe kaldırıp:
“Toprağın dilini yalnız tanrılar bilir…”
Uzakta, tapınağın en yüksek yerinde duran Nabu ise sessizce halkı izliyordu.
Çünkü ”O” zamanın da tanrısıydı.
İnsanlar toprağı biçiyordu ama Nabu onların kaderini çoktan kil tabletlere yazmıştı.
Yazıyı nasıl buldunuz?
Oy için yıldıza tıkla!
Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı
Oyu yok
We are sorry that this post was not useful for you!
Let us improve this post!
Tell us how we can improve this post?

