Annesi hiç yüzünü kaldırmadan sordu:
”Ustan bugün para verecek mi?”
”Bilmiyorum.”
Derken genç kızın gözleri kardeşinin kırık tekerlekli arabasına takıldı. Kapıdan çıkarken arkasına hiç bakmadı. Omuzlarını düşürerek, bir suçlu gibi başı önde, sessizce çıktı evden.
Hep yaptığı gibi o gün de her zaman gittiği lokantanın arka kapısından girdi. Kızarmış yağ kokuları geliyordu mutfaktan. Büyük ayaklar onu kapının önünde bekliyordu. Korktu genç kız, hemen geri gitmek istedi. Yapamadı
” Bekle, ” dedi büyük ayaklar. Bekledi.
” Bugün bu işi bitirelim, benimle gel,” dedi ve yürüdü.
Kocaman adımlarla daracık sokaklardan kıvrılarak yel gibi ilerliyordu. Sonunda paslı demir bir kapının önünde durdu. Onun peşinden sessizce sürüklenen genç kız da durdu. Soluk soluğa kalmıştı. Büyük ayaklar, acelesi var gibi kızın eline bir miktar para tutuşturarak:
” Sen kendin gidersin, ” dedi ve sası tütün kokusunu ardında bırakarak hızla uzaklaştı.
Kız, kapının önünde bir süre durdu. Sanki daha az yer kaplamak ister gibi omuzlarını hafif öne düşürmüş, kendini küçültmeye çalışıyordu. Daha çok küçülürse yaşadığı şey de küçülecekmiş gibi geliyordu. Kuruyan dudaklarını diliyle ıslatmaya çalıştı. Yutkundu. Derin bir nefes aldı. Sonra kapıyı itti. Demir kapı gıcırdayarak aralandı. Kız, o aralıktan bir gölge gibi süzüldü içeri.
Onu, sıvaları soyulmuş, rutubet kokan dar bir koridor karşıladı. Uzun, loş koridor merdiven altına doğru uzanıyordu. Ayaklarını sürükleyerek merdivenlerden aşağı indi.
Yüzü kapıya dönüktü ama kaçmakla kalmak arasında sıkışmıştı. O buraya kendi ayaklarıyla gelmişti ama aslında itilmişti. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Gözlerindeki şey korkudan fazlasıydı: Kararsızlık, suçluluk, çaresizlik, utanç… ve en çok da yalnızlık.
Çok gençti. Yüzü hala çocuk denilecek bir yumuşaklığı taşıyordu ama göz kenarlarında yaşına ait olmayan bir yorgunluk vardı. Ellerini huzursuzca birbirine kenetleyip çözüyor, sonra yeniden sıkıyordu. O eller gün boyu sıcak suyun içinde beklemekten incelmiş, deterjandan çatlamıştı. Herkesten gizlediği şeyin ağırlığı, omuzlarına görünmeyen bir yük gibi çökmüştü.
Bir an için kapıya baktı. Sadece bir an. Sonra gözleri odanın içine dağıldı. Ama hiç bir şeye bakmıyordu. Her şeye değen ve hemen geri çekilen bir bakıştı bunlar… Muayene yatağına bakmaktan özellikle kaçınıyordu. Ama kaçındıkça gözleri istemsizce oraya kayıyor, sonra bakışları hızla başka bir noktaya sıçrıyordu. Sonunda gözlerini yere bıraktı. Ayaklarının dibindeki kirli zeminde takılıp kaldı. Büyük ayaklar ve karanlık gölgesini görür gibi oldu.
İçerde kaskatı duran bir kadın bekliyordu onu.
”Geç kaldın,” dedi sertçe
Kadının yüzünde hiç bir ifade yoktu.
Buz gibi, ruhu alınmış hissiz bakan gözlerle kızın yüzüne değil, eline baktı. Parayı aldı, saydı.
”Yat.”
Dediği tek kelimeydi. Bu bir komut gibiydi: sert, soğuk ve geri dönüşsüz.
Kız ilk kez odaya baktı. Odanın ortada eski bir muayene yatağı vardı. Yatağın derisi çatlamış, içinden sararmış süngerler çıkmıştı. Her yeri lekelerle dolu beyaz örtü artık beyaz değildi. Yatağın yanındaki tekerlekli masanın üzerine gelişi güzel bırakılmış, iyi temizlenmemiş aletler donuk bir metal soğukluğuyla parlıyordu. Masanın altındaki çöp kovasının yamulmuş kapağı arasından kirli pamuklar, kırışmış eldivenler sarkıyordu. Belli ki daha önce çok kullanılmıştı burası.
Duvarın üst kısmında bir pencere vardı; pencerenin çamurlu camlarından içeriye ışık değil, gri bir belirsizlik sızıyor, alçak tavanlı odada kalınlaşan hava nefes almayı zorlaştırıyordu. Loş odanın köşelerinden örümcek ağları sarkıyordu.
Genç kız kirli yatağın üzerine tüy hafifliğinde uzandı. Titriyordu. Buz kesen ellerini karnına hiç götürmedi. Dokunursa ne hissedeceğini bilmiyordu. Gözlerini hiç kapatmadı. Kapatırsa kaybolabilirdi. Top top olmuş kirpiklerinin arasından tavana dikti gözlerini. Tavandan sarkan ince kablonun ucunda zayıf bir ampul sarkıyordu. Ampulün titrek ışıklarında büyük ayakların gölgesini görür gibi oluyordu.
Karanlık yüzlü kadın, büyük ayaklı gibi acele ediyordu. Alışılmış hareketlerle kendine ait olmayan bir bedenin içinde dolaşırken… Acı ile yüzünü buruşturdu genç kız. Acıyan yeri neresiydi: bedeni mi, ruhumu? O yatakta sadece küçük bir kalbi değil, hayata dair her şeyi bırakmıştı.
Gözyaşları sessizce aktı.
” Kalk.”
Dedi karanlık yüzlü kadın. Yüzünde hiç merhamet yoktu.
Ellerini yıkıyordu; o yıkadıkça suyun rengi kızarıyordu. Islak zemine su damlıyordu: şıp şıp.
Kokuyordu oda. Korku kokuyordu. Çaresizlik ve en çok da kanayan kadın kokusu sinmişti odanın her köşesine.
Kapıdan çıktığında dışarıda hiç bir şey değişmemişti. İçerde olan hiç bir şey dışarıya sızmamıştı.
Yürüdü. Adımlarını her atışta bacaklarının arasındaki sızı kendini hatırlatıyordu. Durmadı. Dursa düşebilirdi. Lokantanın arka kapısı aralıktı; içerden aynı sesler, aynı kokular geliyordu.



