Soğuk metalin tenimde buz kesmiş öpücüğüyle uyanıyorum. Zaman, o ruhsuz duvarların
arasında akmıyor, pıhtılaşıyor. Gölgeler aralarında bir tek kelime dahi fısıldaşmadan, kusursuz
bir mekanikle hareket ediyorlar. Etrafımda, ruhsuz yeşilin içinde kaybolmuş gardiyanlar…
Ellerinde gümüş parıltılar, parmak uçlarında hayata dair hiçbir iz yok.
Yukarıdaki beyaz ışık, her gözümü kırptığımda zihnime inen bir giyotin gibi. Maskelerin
ardındaki yüzleri göremiyorum ama üzerime doğru eğilen o gümüş parıltıların, tenime değdiği
an canımı yakacak keskin dişler olduğunu biliyorum. Bir toprağın kurbanı mıyım, yoksa bir
makinenin dişlisi mi; belirsiz. Eğer bir tapınaktaysak, bu gümüş sırmalı metal parçaları
Tanrı’nın kırbaçları; eğer bir fabrikadaysak, ben sadece ömrü tükenmekte olan bir vidadan
ibaretim.
Nefes alışlarım, tavandaki havalandırma sesine karışıyor. Onlar için ben, yalnızca onarılması
gereken
bir arıza, dikilmesi gereken bir yırtığım. “Yaşayacaksın,” diyor içlerinden biri. Sesi
bir insana değil, paslanmış bir çarkın gıcırtısına benziyor. Oysa benim ruhum çoktan o sunak
taşından süzülüp yerdeki kanalın suyuna karışmış. Birden tanıdık, ağır bir koku genzimi
yakıyor: Kimyasal bir uyku, sahte bir cennet vaadi…
Işık titriyor, etrafımdaki yeşil siluetler birbirine karışıp dev bir gölgeye dönüşüyor. Bilincimin
son kırıntısı, o dipsiz kuyuya düşmeden evvel bir çığlığa tutunmak istiyor. Ama sesim
sessizliğin en derin katmanında boğuluyor. Karanlık artık bir örtü değil; sonu gelmeyen bir
hüküm. Bir zamanlar varlığıma şahitlik eden nefesim, şimdi beni görünmez kılan en büyük
mahkumiyetim. Göz kapaklarımın ardı derin zifiri karanlık…
Bu derinlikte dışarıdaki dünyanın gürültülü, cafcaflı kelimeleri anlamını yitiriyor. Hatıralar,
eski bir fotoğrafın solan renkleri gibi silikleşirken, zihnimin kara kutusu inatla tutunuyor
hayata. Bir duvar çatlağından sızan sığ bir ışık sızıntısı, kurumuş otların geride bıraktığı o
buruk koku… Sesimin boğulduğu en dip katmanda kendimle yüzleşiyorum. Ruhum kıvrıla
kıvrıla dağılıyor sanki. En koyu karanlıkta bile içimde sönmeyen tek şey, vuslatı bekleyen
gizli bir koru.
En dip katmanda nihayet karşı karşıyayız. Burası aynasız, dilsiz, kaçamaksız bir meydan ve
tam karşımda duran, kendimden başkası değil. Yıllarca kaçtığım, adını anmaktan korktuğum o
gölgeyle, kendi yarattığım o yabancıyla göz gözeyim. Şimdi “Beni sen feda ettin,” diyen
içimdeki o hırpalanmış ses… Haklı da. Başkalarının gürültüsü sönmesin diye kendi
çığlıklarımı boğan bendim. Şimdi soruyorum kendime: Bu karanlık dehlizde son maskeler
eriyip gittiğinde geriye ne bıraktım? Sahte kaleler yıkıldığında, senin kendi kalbinden başka
sığınacağın bir toprağın var mıydı?
Göğsümdeki o inatçı sızı, şimdi parlak bir kan. Bu bir teslimiyet değil, infazın infazı. Kendi
payıma düşen acılarla bu denli saf ve çıplak yüzleştiğimde, kaybedecek bir şeyim kalmamış,
kelimeler kifayetsiz. Sessizliğin en derin katmanı, şimdi büyük bir gürültüyle çatırdıyor.
Karanlık, kendi karanlığımla çarpışıp paramparça oldu. Artık ne sesimi yutan o derin katman
var ne de boynuma dolanan o dilsiz hüküm. Rehinlik sona erdi. Kendimle olan savaşım bitti.
Şimdi üzerime toprak atıyorlar ama bilmedikleri bir şey var: Ben, gömülmek için fazla canlı,
pes etmek için fazla kırgınım. Üstüme atılan her kürek toprakta yok olacağımı zanneden
dünya, o ağır karanlığın altından doğrulup gözlerinin içine baka baka aldığım ilk derin nefesle
sarsılacak. Ölmedim. Yaşayacağım; ama artık kimsenin kurallarıyla değil, kendi küllerimden
üflediğim o yeni ve mağrur hayatla…
Paylaşarak destek olabilirsiniz!