Tarık, elindeki tükenmez kalemi farkında olmadan masaya tık tık tık vuruyordu. Kolilerle dolu ofisin içinde bu tıkırtılara eşlik eden tek ses en küçük bir kıpırtıda gıcırdayan deri koltuktan geliyordu. Mehmet Usta birkaç saattir sessizce oturduğu yerde büzüldükçe yüzü aldan mora dönüyordu. Kaçamak bakışları odanın yan duvarındaki atölyeyi gören büyük pencereye kaydı. Pres makinelerinin titreşimiyle camlar sallanıyordu.
“Yani aklım almıyor Mehmet Usta,” dedi Tarık, kalemi masaya sertçe bırakarak, “Sen bu atölyedeki en aklı başındaki adamsın! Durduk yere, Kazım’ın kafasına İngiliz anahtarıyla vurmak nedir? Gidip karakola şikayetçi olacaktı, zar zor durdurdum.”
Mehmet Usta, yağ lekeleri tahta gibi sertleşmiş tulumunun dizlerine baktı. Çatlamış, nasırlı parmakları seğirerek dizindeki lekelerin üzerinde gezinmeye başladı. “Durduk yere değildi,” diye mırıldandı.
Ne diyebilirdi ki? Defalarca uyarmasına rağmen inatla şarkıyı kapatmayınca kayışı kopmuştu. Şimdi karşısındaki sorumluya bir şarkı yüzünden adamın kafasına İngiliz anahtarıyla vurdum dese on beş yıllık emeği çöp olacaktı.
Ama işte o şarkı, sıradan bir şarkı değildi ki! Nerede, ne zaman duysa, ayakları olduğu yere kilitleniyor, sözleri onu geçmişe çekiyordu: ‘Solmadan gel artık kalbimin gülü…’
Sanki on üç yaşında, kömürlüğün arkasında içtiği ilk sigaranın dumanı boğazına doluyor, kırk iki yıl önceki gibi bir öksürük krizine giriyordu.
“Sorun ne o zaman abi?” diye üsteledi Tarık. “Bir saygısızlığı mı oldu? Ters bir laf mı etti sana? Sen normalde sabırlı adamsın! Yengeyle mi tartıştın?”
Yenge lafını duyunca kanı çekildi. Sabah evden çıkarken karısı sıkı sıkı tembihlemişti, kimseyle takışma diye! Herkesle kolayca tartışabiliyordu. Ama karısıyla tartışmak bir yana, ona sesini bile yükseltmezdi. Otuz yıldır evliydiler. Aralarında ne bir tartışma ne de bir kavga olmuştu. Gözlerinin önündeki karısının yüzü bulanıklaşıp uzaklaştı. Mahallenin yokuşunda uzun siyah saçlarını savurarak salına salına inen Sevda’nın yüzü belirdi.
Hatıraları kovarcasına başını iki yana salladı. “Yok,” dedi Mehmet Usta, sesini kendi bile zor duydu. “Evde sıkıntı yok. Kazım, damarıma bastı.”
Tarık derin bir iç çekip önündeki dosyayı karıştırdı. Kâğıtları hışırdatırken, Mehmet Usta tekrar tozlu yokuşa geri dönmüş; sivilceli yüzü ve titreyen dizleriyle köşe başında kendinden üç yaş büyük Sevda’yı izliyordu. İlk aşkı… Kara sevdasıydı. Ama Sevda’nın gözü Yılmaz’daydı. Yılmaz da ne Yılmaz’dı. On dokuz yaşında sırım gibi bir delikanlı. Sevda’yı her gören nasıl dönüp bir daha bakıyorsa Yılmaz’ı gören kızlar da onu süzmeden duramıyordu. Yılmaz, parlak kırmızı Şahin arabasını Sevda’nın evinin karşısına çekip son ses bu şarkıyı açardı. Tüm mahalleliyi bıktırana kadar tekrar tekrar çalardı. Mahallenin küçük çocukları onların arasında mektup taşıyacağız diye yarışa girerdi. Yılmaz mektup getiren çocukların elini boş bırakmaz, marketten ne isterlerse alırdı. Sevda ise bir kere gülüp gamzelerini göstersin, yeterdi.
“Bak Mehmet Usta,” dedi Tarık, sesini biraz yumuşatarak. “Sen bu fabrikanın belkemiğisin. Adamın kafasına iki dikiş atıldı. Allah’tan derin değil! Revir doktoru halletti. Şikâyetten vazgeçirdim ama tekrar konuşacağım, el sıkışıp kapatacaksınız bu mevzuyu. Patron kavgaya çok karşı biliyorsun, ikinizi birden kapının önüne koyar. Çoluk çocuk sahibi adamlarsınız, yazık, yapmayın!”
Çocuklar… Mehmet Usta yutkundu. Büyük oğlan üniversite son sınıftaydı, kız da bu yıl üniversiteye başlayacaktı. Devam eden bir sürü taksiti vardı. Bu yaştan sonra kovulmak olacak iş mi? Emeklilik zaten uzaktaki bir hayal. Bir hayatı vardı. Bir düzeni, her akşam gidip kapısını çaldığı bir evi. Nereden çıkmıştı ki bu eski şarkı… Ah o şarkı yok mu? Yılmaz askere giderken bile arkasından defalarca çalınan lanet şarkı. Yılmaz askere gitmişti ama dönüşü al bayrağa sarılı bir tabutla olmuştu. Sevda, bu şarkıyı aylarca kasetçalarda başa sarıp sarıp tüm mahalleyle beraber dinlemişti. Bugün tekrar duyduğunda hemen kapatmak istemişti ama neymiş, Kazım Bey’in en sevdiği şarkıymış. Kapatırsın kapatmazsın derken nasıl olduysa gözü dönmüş, elindeki anahtarı kafasına geçirmişti.
“Tamam Tarık Bey,” dedi ellerini dizlerine bastırıp yavaşça ayağa kalkarken. “Sen konuş, ben özrümü dilerim. Bir anlık cinnet işte. Haklısın, ekmeğimizden olmayalım.”
Odadan çıktığında üzerine çullanan hatıraların ağırlığıyla sendeledi. Elini cebine atıp sigara paketinden tek dal çıkardı. Aceleyle çakmağı bulup yaktı. Derin bir nefes çekti. Artık kömürlüğün arkasında ilk sigarasını çeken çocuk gibi öksürmüyordu. Dumanı ciğerlerine doldurdu. Birkaç derin nefesten sonra kafasını biraz toplayabilmişti.
Atölyeye doğru yürürken çırağı İsmail, elinde yağlı bir üstüpüyle koşarak geldi.
“Usta!” diye heyecanla seslendi çocuk. “Neredesin sen, telefonun da yanında değil!”
Mehmet Usta duraksadı. “Ne oldu koçum?”
İsmail, elindeki üstüpüyü tulumunun cebine sokuşturup, “Sevda Yenge aradı. ‘Kaç seferdir arıyorum, ustan nerede?’ diye sordu. Akşama misafir varmış erken gelsin, dedi.”
“Sen yengeni bırak da Kazım nerede?” diye konuyu geçiştirdi Mehmet Usta.
İsmail’in bir an yüzünün rengi değişti. “Kafasını sarıp sarmalamış revirde yatıyor.”
Mehmet Usta çocuğun yüzüne sorgular gibi baktı. İsmail hemen atıldı: “Yok valla yengeye kavgayı söylemedim!”
Mehmet Usta omuzlarını düşürdü. Kazım en azından birkaç dikişle kurtulmuştu. İki yıl önce, sırf minibüste bu şarkıyı kapatmayınca dövdüğü şoför hastanelik olmuştu. Bu yüzden ceza bile almıştı ama cezası ertelenmişti. Kazım şikayetçi olursa ceza da patlayacaktı.
“Neyse,” dedi çatallı bir sesle. “Gidelim de özür dileyelim. Kapatalım mevzuyu.”
Hatıralarında yüksek sesle çalan şarkıyı kapatmak istiyordu. Unutmak ve karısının gözlerindeki kırk iki yıl önceki izleri sonsuza kadar silmek.


