Buz tıpkı bir cam gibi kırıldı. Botunun tabanını kesmesinden korktu. Soğuk köye bir
anda bastırmıştı. Etrafı soğukla birlikte zifir karanlık kaplamıştı. Keşke biraz daha otursaydım
diye mırıldandı. Yalnız başına yola çıkmak tehlikeli göründü bir an gözüne. Fenerini karşı
tepeye doğrulttu. Tepede ağaçlar rüzgarla dans eder gibi sallanıyor, karanlıkta her şey
olduğundan başka görünüyordu. Önüne bakmaya karar verdi. Toprak yolun içine dolan
çukurlardaki sular donmuştu. Adımlarını hızlandırdı. Soğuk içine işliyordu. Çıtırtıyla durdu.
Buz tekrar cam gibi kırıldı. Botlarının yanındaki deliklerden soğuk sular doldu. Ayaklarında acı
bir soğukluk hissetti. Sonra yanmaya benzer bir his. Ardından hissizleşti parmak uçları. Koşar
adım geçti buzlu yollardan. Ne sese aldırdı ne sise. Açık bıraktığı ışığı görünce içi rahatladı biraz.
Nihayet evine ulaşmıştı. Kapının asma kilidi buz kütlesinden halliceydi. Eline yapışacak sandı.
Anahtarı zar zor yerleştirebildi yuvaya. Kapı gıcırtıyla açıldı. Duvarlar sıcak geldi ilk defa Orhan’a.
Onu karanlıktan ve soğuktan ayıran bir perdeydi o duvarlar. Oysa odanın köşelerinde örümcek
ağları bile donmuş gibi görünüyordu. Aceleyle içeri atıldı. Kapıyı ardından sürgüledi. Soğuğa
ve karanlığa kapattı kapılarını. Sert geçecekti bu kış belli ki. İçerisi de soğuktu. Pijamalarını
giyer giymez yorganın altına bir cenin gibi yumuldu.
Uyanınca ilk işi perdeleri açmak oldu. Gecenin karanlığından sonra aydınlığa hasret gibi
baktı camdan. Gözleri bir an bir boşlukta sabit kaldı. Daldı uzaklara. Her yer uçsuz bucaksız bir
beyaza bürünmüştü. Kar hiç durmayacak gibi yağıyordu. Bir süre sonra içinde garip bir
ürperti hissetti. Oda buz gibiydi. Sobayı yakmak lazımdı. Anahtara bastı. Işık yanmadı.
Elektrikler gitmiş dedi bir küfür savurdu ortaya. Sobayı yakmak artık şart oldu. Çay pişirmeli,
ekmek ısıtmalı, odayı ısıtmalı, kendini ısıtmalı. Isınacak çok şey vardı. En başta odunlar bile
ısınmalıydı. Odunlar kaskatı kesilmişti. – Odun: Bir meşeydim ben bir zamanlar. İçimden
ırmaklar akardı. Damarlarım vardı sonsuz. Köklerim vardı özgür. Gökyüzüne bakardı
yapraklarım. Güneşe bakar soluklanırdım. Önce gövdemi kestiler. Sonra parçalara böldüler.
Köklerimi hissetmez oldum. Damarlarım kurumaya başladı. İçimde yaşama dair az bir su
kaldı. O da bu gece ayazla dondu. Ben artık bir odunum. Yanarken içim damarlarımdaki son
su da buharlaşacak. Ben başka bir şey olacağım. Yanacağım. Yeni bir ben. Ben kül olacağım.
Küllerimden doğamayacağım. Belki küllerim rüzgârda uçuşacak diğer meşelere. Ben binlerce
zerreye dönüşeceğim. Başka diyarlara yol alacağım.-
Odunların kalınlarını alta yerleştirmeli üzerine daha az kalınları, aralarına ince dalları ve
tepeye çalı çırpı. Eline geçirdiği eski bir kitaptan birkaç sayfayı kopardı. Tutuşturup sobanın
içine attı. Sobadan ince bir sızlama sesi gelmeye başladı. Sobanın sert demirleri çıtırtılarla
genleşmeye başlamıştı. Oldu bu iş dedi. Yanmaya başladı. Çaydanlığı sobanın üzerine koydu.
-Soba: Bir dağın yamacındaydım ben. Kazdılar çıkardılar. Temizlediler. Yaktılar eridim. Sonra
bir kalıba döktüler beni. Soğudum. Torna tezgahlarında işlediler. Deldiler, kulplar taktılar,
Fırınladılar, Sertleştim, Bir kenara koydular. Bekledim. Benim gibi onlarcası vardı. Bekledik.
Bir gün bir tıra yüklediler. Yola koyuldum. Ara ara durup bazılarımızı indirdiler. Ben çok uzun
yollar gittim. Bizi de indirdiler sonunda. Birkaç ay oldu sanırım camdan bir dükkânda
caddeye baktım. Olduğum yeri sevmeye de başladım. Sonra beni ve bana benzeyen
birkaçımız arkada bir köşeye kaldırdılar. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Biri geldi tuttu iki
yanımdan kaldırdı beni. Üzerimde Eskişehir yazıyor diye beni seçti. Küçük bir servisin
ortasına koydu. İnsanlarla ilk yolculuğumu yaptım. Yaşlısı, genci, çocuğu, meyvesi, sebzesi
hepsi aynı araçtaydı. Eskişehir’i seven kişi beni tuttu indirirken gençten biri de ona yardım
etti. Toprak bir yolda taşıdılar beni. Bir odanın baş köşesine yerleştim. Kafama uzun bir boru
taktılar. Yüreğime sert odunlar yerleşti. Odunlara sordum. Ses vermediler. Yanarken kısa bir
an birkaçından sadece tıs diye bir inleme geldi. Sonra ısındım bende. Çıtır çıtır sesler
çıkardım ağzımdan keyifle.-
Çaydanlığın altındaki su damlaları cazır cozur sesler çıkarıyordu. Bu sesle birlikte etraf
ısınmaya başladı. Odaya hafif bir duman kokusuyla birlikte sıcaklık yayılıyordu. Kendini
kanepeye bıraktı. Kanepenin yaylarından garip bir ses geldi. “Bu kışı da geçirmen lazım
kanepe,” dedi sanki onu dinleyecek gibi.
-Kanepe: Benim yaylarım bir müzik aleti için tasarlanmıştı. En azından öyle sanıyorlarmış.
Piyano Evi yazıyormuş karşılarında duran tabelada. Sonra o tabelayı birkaç kişi almış
götürmüş karşılarından. Birkaç gün sonra da onları almışlar. Bir sürü yayı birleştirip etrafını
kumaşla sarmışlar. Sonra üstlerine tahtalar konmuş. Yanlarına çiviler çakılmış. O sırada
yumuşak süngerlerle etrafım sarılmış. Beni önce siyah bir örtüyle örttüler sonra mavi
yumuşak bir kumaşla sardılar. Etiketimi birkaç yerime vurdular. Birkaç yıl boyunca bir
mağazada gelen giden oturdu üzerime. Çok sonra modam geçmiş. Bir kamyonete doldurdular
benle beraber birkaç kanepeyi daha. Sürgüne yolladılar. Spot eşya olmuşum öyle söylediler.
Dükkân camında da öyle yazıyormuş bana da yaylar söyledi. Benim okumam yazmam yoktur.
Onları yapan usta müzisyen olduğu için biraz eğitimli yaylarmış. Arada gıcırdarlar ama
sahibimiz pek anlamazmış müzikten. Öyle derler aralarında “Ne anlar be bu sünepe sesten
sanattan?” ben de ses etmem pek. Çünkü ben de anlamam.-
Soba harıl harıl yanıyor, çaydanlıktaki su kaynıyor, taşıyordu. Ayağa kalktı. “Hey gidi Orhan,”
dedi. “Yıllarca çay demledin. Artı kendine çay demlemeye üşeniyorsun.”
Merkezde yıllarca kahvehane işletmişti. Yıllarca benzer adamların, benzer taşlarla, kağıtlarla
benzer oyunları, benzer şekilde oynarken birbirlerine benzer hikayeler anlatmasını dinledi.
Kahveci Orhan iyi bir hikâye anlatıcısı değildi. Anlatılacak bir hikayesi de yoktu. Dünyanın
en sıradan insanıydı. Kahvehaneyi ne zaman işletmeye başlamıştı? Çay ocağı kadar eskiydi o
hikâye.
-Çay Ocağı: Beni buraya koyduklarında gençtim. Üzerime demlikler yerleştirdiler. İçleri
ağzına kadar dolu. Ağırdılar. Gençken taşımak kolaydı. Zamanla ağırlaştılar. Bazen çay
biterdi. Benden su eklenirdi demliklere. Demlikler asla boş kalmazdı. Demliklerde çok
çalışırdı. Eskidikçe kulpları kopar, sapları kırılır ve hurdacıya az paraya satılırlardı. Yerleri
boş kalmazdı. Her bozulanın yerine yenisi gelir hemen işe başlarlardı. Acemilik çekmezlerdi
hiç. Ben yıllandıkça onları taşıyamaz oldum. Arada su koyuverdiğim oldu. Kaynak ustaları
geldi. Akan yerlerim kaynatıldı. Ben de suyu kaynatmaya devam ettim. İçten içe paslandım.
Arada paslarım çözüldü ama inceldim. Acı inceltirmiş Orhan usta öyle derdi. Orhan usta bana
iyi davrandı yalan yok. Sildi beni hep temizdim. O da titizdi: Hep aynı tempoda aynı düzende
çalıştık. Sonra bir gün çekti fişimi. İlk defa onu yaşlanmış gördüm. Önüme koyduğu yeni
polisajlanmış eski bir demlikten gördüm yüzümü. Ben de yaşlanmıştım. Hepimizi topladı bir
hurdacıya az paraya verdi. Hurdacı bıraktın mı işi usta diye sordu. Kapattım dedi Orhan usta.
Hayırdır dedi hurdacı. Öyle gerekti dedi Orhan usta. Köye gideceğim yetti artık şehir.
Yoruldum dedi. Yorulmuştuk. Demek ki Orhan Usta yorulmuştu. Biz de yorulmuştuk,
hikayemiz bitmişti.-
Bir tren garında buldu kendini Orhan Usta, bir bavulla atladı trene. Başka hiçbir şeyi yoktu.
Dünyanın en sıradan yolcusuydu. Trendeki yerini aldı. Trenin sesi işitildi. Tıpkı bir düdük
gibi. Orhan Usta yola koyuldu. Tren dağları tepeleri aştı. Orhan Usta elinde bavuluyla gardan
çıktı. Köy servislerinin olduğu meydanı bulması zor olmadı. Küçük Anadolu şehirleri çok
yılda az gelişirdi. Yenilenen birkaç tabela eskilerinden daha uzun daha geniş birkaç yapı ve bir
de yeni Belediye Binası vardı değişen. Köy kokan, köylü kokan servise attı kendini. Şehrin
yollarından çıktığında servis ardında toz bulutu bırakarak dar bol çukurlu toprak yolda
ilerlemeye başladı. Orhan Usta camdan etrafa bakar görünüyordu. Ardında bıraktığı yolları mı
yılları mı düşündüğü bilinmezdi.
Kar durmuş olmalıydı. Oda iyiden iyiye ısındı. Biri tüfek attı. “Tavşan avlamaya çıkmıştır
gençler. Yazık hayvanlara. Köylü eskiden bilirdi kışın ava çıkılmaz. Bu kadar tüfek de yoktu.
Gençler anasız kalan yavruları düşünmezler. Ben de dışarı bir hava almaya çıksam mı? Boş
ver Orhan odan güzel. Bir kitap alayım çayımda var. Anlatamadığım hikayeleri dinleyeyim.”
Ayağa kalktı. Bir kitap seçti. ‘Kar neden yağar kar?’ diye soruyordu yazar. “Kar yağar,” dedi
“Yağması gerekir çünkü.” ‘Sende hiçbir zaman sevmedin zaten!’ diyordu kadın. Sonra beyaz bir
at kar fırtınası içinde kendinden daha da beyaza karışarak ok gibi fırladı. Koştu durmaksızın.
Yetişmeye çalışarak. Kara karıştı. Bir fırtınaya dönüştü. Orhan da atın peşinden zifiri bir kar çölünde
lapa lapa karıştı kelimelere. Çaydanlık bir düdük gibi öttü. Bindiği trenin kalkışını anımsadı.
Geldiği yolları geçen yılları. “Daha önce binmeliydim o trene,” dedi. Kalktı bir bardak çay aldı. Kitaba
tekrar gömüldü. Kanepe gıcırdadı. Odunlar yandıkça takır tukur düştüler. Soba ısındıkça çıtırtı arttı.
Eşyanın öyküsü, insanın öyküsünden ayrılabilir miydi?
Belli ki bu kış sert geçecekti.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!