Van Gölü o gece sessizdi.
Sanki su değil, tutulmuş bir nefes yayılıyordu kıyıdan adaya. Ay, gölün üzerine düşmüş bir sır gibi duruyor; dalgalar, kimsenin duymadığı bir hikâyeyi fısıldıyordu.
Adada, taş duvarların arasında büyüyen bir kız vardı: Tamara.
Babası bir papazdı; katı, suskun ve inançla örülmüş bir adam. Tamara ise onun tam tersiydi. Gözleri göle bakarken uzakları çağıran, içi kıpır kıpır bir kalp taşıyordu.
Bir gün…
Kıyıda bir çoban gördü onu.
O bakış, iki ayrı dünyanın arasında kurulan ilk köprüydü.
Sonra geceler başladı.
Tamara, her akşam eline bir ışık alırdı.
Gölün karanlığına karşı küçük bir umut gibi…
Ve çoban, o ışığı takip ederek suya girerdi.
Soğuk, derin ve karanlık su…
Ama onun için Tamara’nın gözleri kadar aydınlıktı.
Her kulaç, bir özlemdi.
Her nefes, bir kavuşma.
Adanın kıyısına ulaştığında Tamara orada olurdu.
Sessiz, ürkek ama sevgiyle dolu.
Konuşmadan da anlaşılırdı bazı şeyler.
Onların aşkı da öyleydi.
Ama aşk, her zaman saklanamaz.
Bir gece, papaz gerçeği gördü.
Ve o gece, sadece bir baba değil, bir kader de değişti.
Tamara’nın elindeki ışığı aldı.
Aynı ışıkla, ama başka bir niyetle, göle yöneldi.
Çoban yine suya girdi.
Yine o tanıdık ışığın peşinden…
Ama bu kez ışık sabit değildi.
Sağa kaydı.
Sola savruldu.
Bir an yaklaştı, bir an uzaklaştı.
Göl karardı.
Yönler silindi.
Nefesler ağırlaştı.
Çoban, Tamara sandığı ışığın ardında kayboldu.
Kolları yoruldu.
Suyu artık taşıyamadı.
Ve son nefesinde, gölün ortasında, sesi suya karışarak yükseldi:
“Ah… Tamara…”
Ses dalgalara çarptı.
Ay sustu.
Gece onu içine aldı.
Sabah olduğunda göl yine sakindi.
Ama artık o suda bir hikâye vardı.
O günden sonra o ada, sadece bir ada olmadı.
O kilise, sadece bir taş yapı olmadı.
Her dalga, o sesi taşır oldu:
“Ah Tamara…”
Ve aşk,
bir fenerin titrek ışığında
sonsuza kadar yarım kaldı…


