Ali, doğuştan yürüme engelliydi. Tekerlekli sandalyesi ile annesi her gün okula götürürdü.
Zehir gibi bir çocuktu. Ödevleri bitince hemen öykü kitaplarına gömülürdü. En çok Jul
Verne’i severdi. Yürüyememesi, hayal kurmasına engel değildi. Kah denizin altına iner, kah
aya yolculuk yapardı. Annesi her öğleden sonra tarçınlı süt ile bisküvi getirir, Ali de pencere
kenarından karşısındaki kiraz ağacını seyrederek yerdi.
Kiraz ağacı, sokağın başında sanki arkasında duran metruk evin çirkinliğini kapatmak
istermişçesine geniş dalları ve kocaman gövdesi ile sahne dekoru gibi dururdu. Mahallelinin
göz bebeğiydi. O da sevildiğini biliyor olacak ki her yaz çılgın gibi akça kiraz verirdi. Ali,
arkadaşlarının o ağaca çıkmasını içi buruk izlese de kan kardeşi Yusuf’un ona bir torba kiraz
getirmesi üzüntüsünü sevince çevirirdi. İşte o gün annesi yine sütünü getirirken, Ayşe
teyzenin ‘Pamuk kayboldu komşular’ diye acı feryadını duydu. Pamuk’un annesine araba
çarpmış, dört yavru komşular tarafından paylaşılmıştı. Ayşe teyze yalnızlığı ile yaşarken,
Pamuk ona can yoldaşı olmuştu. Mahalleli, Pamuk için seferber olmuştu, aramadık yer
bırakmamışlardı. İki gün geçmiş, Pamuk bulunamamıştı. Kiraz ağacının arkasındaki metruk
binaya korktuklarından bakılmamış, eğer buraya saklandıysa acıkınca dışarı çıkar diye
kapısına mama bırakılmıştı. Ali, Yusuf’a arkadaşları ile oraya tekrar bakılmasını, hatta
kendisini de götürmelerini istemişti. Annesi başta karşı çıksa da ‘ben de gelirim o zaman ‘
diyerek izin vermişti. Ertesi gün metruk binaya girdiklerinde, kafalarında canlandırdıklarının
çok ötesinde bir yer olduğunu anlamışlardı. Küçüklü büyüklü odaların neredeyse hepsinde
gizli bir bölme ile aşağıya iniliyordu. Salon diye düşündükleri odanın pencere altında kapaklı
bir bölüm duruyordu. Kulpu, paslanmış demirden aslan başı şeklindeydi. Yusuf kaldırmayı
denedi ama gücü yetmedi. Koşup, mahalleli erkeklerden yardım istedi. İçerisi nerede ise ana
baba günü gibi olmuştu. Duyan gelmişti. Perili köşkün gıcırtılı kapıları gibi açıldı nihayet.
Kapağın kenarından kalınlaşmış örümcek ağları sallanıyordu. İçeri doğru fener tuttular. Hiçbir
şey gözükmüyordu, sadece merdiven vardı, cesareti olanlara. Askerden yeni gelen Kemal
‘ben girerim’ diye atıldı. Komandoydu. Ondan cesaret alan Niyazi ‘ben de’ dedi. İkisi beraber
aşağıya inerken muhtar elindeki düdüğü verdi. ‘Bir şey olursa çalarsınız’ dedi. Bir kısım
heyecan içinde onları tünel girişinde beklerken Ali’ler de diğer odalara yöneldi. Mutfak
zemini kazılıp, bırakılmıştı. Bir şey görünmüyordu. Oradan yatak odası diye düşündükleri
başka bir odaya girdiler. Burada da benzer bir görüntü vardı. Duvarlarda kazma izleri,
yerlerde kırılıp kapatılmış bölümler. Sanki birileri bir şeyler aramıştı. Ali, annesi ile girişteki
odalara bakarken, tavan boyaları dikkatini çekmişti. Melekler süslüyordu tavanı. Bazı yüzler
annesine benzerken, bazılarının bakışları fırtınalar koparıyordu. Bunların bir anlamı olmalıydı
ama ne? Kime aitti acaba? Bunca sene neden kimsenin ilgisini çekmemişti ki? Kafasında bin
bir soru ile bir kapı daha açtı. Güneş, gözlerini almıştı. Bu Gorgon başı motifli kapı
sonsuzluğa açılır gibiydi. Karşı duvar yıkılmış, yan duvarlarsa ha yıkıldı ha yıkılacak anca
kapıyı tutacak durumdaydı. Ali, karşısına çıkan koca bahçeye baktı. Üzüm salkımları, güller,
yaşını almış ağaçlar ve bakımsızlıktan birbirine girmiş sarmaşıklar, hayaletlerin evini
andırıyordu. Kapıyı kapatıp, bitişikteki son odaya yöneldiler. Yüzü kesici aletle silinmeye
çalışılmış küçük bir kız çocuğunun resmi vardı yan duvarında. Üzerinde de eski bir yazı.
‘Angelum vitae meae amisi’ Resim sergisindeydi sanki. Her tarafta çeşitli figürler vardı.
Bazıları çok iyi korunmuş, bazılarına ise özellikle zarar verilmiş gibiydi. Zeminde küçük bir
tünel vardı. Su borusu döşenecekmiş gibi. Ali hayranlıkla etrafı izlerken düdük sesi duyuldu.
Kesik kesik geliyordu. Muhtar seslendi ‘iyi misiniz çocuklar?’ Bir düdük sesi ile cevap geldi.
Odalardan sesinin geldiği yeri bulmaya çalışıyorlardı. Sessizlik içinde düdük sesini takip
ederek bahçeye açılan kapının önüne geldiler. Manav Mustafa koşup bahçesinden pala getirdi.
Koridor açmak ister gibi palayı sağa sola savurmaya başladı. Gerçekten de kısa süre içinde bir
yol açılmıştı. Herkes hayretler içinde açılan yola bakıyordu. Zemin, Roma dönemindeki
mozaiklere benziyordu. Bir düdük sesi daha duyuldu. Bu seferki uzaktan geldi. Pala elden ele
dolaşmış neredeyse bahçenin sonuna kadar gidilmişti. Yerde boynu bükük sarmaşıklar ‘biz
size ne yaptık’ der gibi bakıyordu. Rengarenk çiçekler birbirlerinin üzerlerine düşmüş, taze
çimen kokusu etrafa yayılmıştı. Artık düdük sesi ile mahalleli aynı yerdeydi. Önlerinde bir
çeşme duruyordu. Musluğu yılanbaşı şeklindeydi. Mermeri yine değişik yazılarla doluydu.
Alttan küt küt diye bir ses geldi. Sanki yeraltından bir kapak birazdan açılacak gibiydi.
Etraflarına baktılar fakat bir şey göremediler. Derken tahtaya tebeşir sürter gibi bir sesle
çeşmenin arkasından yerden bir kapak açıldı. Karaya çalmış bir kedi Kemal’in elinden
kurtulduğu gibi Ayşe teyzenin bacaklarına dolandı. Pamuk’tu, pamukluğundan eser kalmasa
da. Kemal ile Niyazi kahraman gibi karşılandılar. Meraklı gözler, aşağıda neler olduğunu
anlat der gibi bakıyordu. Kemal ‘Dante’nin Cehennemi gibiydi’ diyordu. ‘Uzun bir tüneldi,
daha da aşağılara inen bölümler vardı. Sanki kimsesiz ruhları rahatsız etmiş gibi arada çığlığa
benzer sesler duyuyorduk. Pamuk’u bulunca sesler kesildi.’ Ali ise odadaki yazıya aklı takılı
kalmıştı. Eve gittiğinde ilk iş onu araştırmak oldu. Latince ‘Yaşam meleğimi kaybettim’ diye
yazan yerde, Ayşe teyzesi yaşam meleğini bulmuştu.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!