Tolstoy’un Evreninde Yolunu Arayan Adam
Lev, uzun zamandır kendi odasının dört duvarı arasına kapanmıştı. Dış dünya, hayatın o bitmez
telaşı, bütün bunlar ona artık ağır geliyordu. Her zamanki gibi yemeğini odasında yiyeceğini
söyledi ve rahatsız edilmek istemediğini belirterek oda hizmetçisini gönderdi. Daktilonun
başına geçti ve yazmaya başladı. Uzun zamandır üzerinde çalıştığı kitabı nihayet tamamlamak
üzereydi. Bitirdiği zaman çok ses getirecekti; bunu biliyordu. İçinde, en derinde hissediyordu.
Yazarken kendini tamamen kaptırıyor, sanki kendi yarattığı dünyada yaşıyordu. Zaman
anlamını yitiriyor, sadece yazarken var oluyordu. Her sahnede karakteriyle gülüyor, onlarla
ağlıyordu. Bu, onun için sanki başka bir evrende yaşamak gibiydi. Günlerdir dinlenmeden
yazıyordu. Uyumuyordu, hatta yemek bile yemiyordu. Tek düşündüğü, yazısıyla bir olmaktı.
Gece boyunca uykusuz kaldığı için bedeni ağrıyor, her yeri tutuluyordu. Ancak sabah olunca
bunu fark ediyordu. Odası kilitli olduğu için hizmetçi yemeğini kapıya bırakıp hiç ses
çıkarmadan geri gidiyordu. Ertesi gün geldiğinde yemeği aynı yerde buluyor, bu da hizmetçiyi
efendisi için endişelendiriyordu.
Yine bir gün yemeği almaya gitmişti ki içeriden konuşma sesleri geldiğini duyunca çok şaşırdı.
Efendisi, hiçbir gürültü istemediğini net bir şekilde söylemişti oysaki. Merakla kapıya yaklaştı
ve dinlemeye başladı. Efendisi birisiyle konuşuyordu. Günlerdir içeride tek başınaydı. Kiminle
konuşabilirdi ki? Acaba deliriyor mu? diye düşündü.
“Neler oluyor içeride?” diye kendi kendine mırıldanırken birden aklına bir fikir geldi. Kapıdaki
anahtar deliğinden bakmak için eğildiği anda kapı hızlıca açıldı. Korkuyla yerinden sıçradı.
Kalbi büyük bir gürültüyle atıyordu. Elini kalbine götürdü, sesini susturmak ister gibi üzerine
bastırdı.
“Ne yapıyorsun burada!” diye gürledi efendisi.
“Ben… ben şey…” diyebildi, başka bir şey bulamadı.
“Rahatsız edilmek istemediğimi söylememiş miydim! Ne arıyorsun burada? Yoksa beni mi
izliyordun?”
“Yok efendim, olur mu öyle şey! Ben yemeğinizi almaya geldim. İçeriden bir ses geldiğini
duydum. Sessizlik istediğiniz için de meraklandım,” diyebildi.
Hızlıca olduğu yerden kalktı ve eteklerini toplayarak merdivenlerden inmeye başladı.
Arkasından kapanan kapının sesini duydu. Derin bir “oh” çekti ve olduğu yerde oturdu. Ne
yaşandı öyle? diye düşündü. Bu olanları kimseye anlatmamaya karar verdi ama içi içini
yiyordu.
Ertesi gün yemeği almak için odaya yeniden gittiğinde kapıyı açık buldu. Yemeği alıp
gitmeliydi ama yapamadı. İçindeki merakına yenildi ve odaya sessizce girdi. Efendisi, masanın
üstüne başını koymuş, hüngür hüngür ağlıyordu.
Korkuyla, “İyi misiniz?” dedi.
Efendisi kafasını kaldırdı:
“Öldü, Anna Karenina öldü!” dedi ve tekrar ağlamaya başladı.
Hizmetçinin kafası iyice karışmıştı. Anna Karenina kimdi? Neden ölmüştü? Efendisi bunu
nereden biliyordu? Günlerdir odasında değil miydi? Aklındaki sorularla orada dikilmeye
devam ederken efendisi, “Çık dışarı!” dedi.
Kafasını yerden kaldırdı ve “Öldü, öldü!” diye bağırmaya başladı.
“Onun ölmesi ne demek biliyor musun? Ben de artık yaşayamam!” dedi ve kızı kolundan
tuttuğu gibi dışarı koydu, kapıyı kapattı.
“İnsanın en büyük trajedisi, kendi gerçekliğinden kaçmasıdır,” diye kendi kendine konuşmaya
başladı.
“İçimdeki acının tarifi yok,” dedi. “Anna, benim içimden bir parçaydı ve o artık yaşamıyor.
Onun olmadığı bir dünyada ben ne yaparım!” diye olduğu yere yığıldı.
Birden zihninin içindeki ses kendini yeniden gösterdi:
“Yeniden yaratırsın!”
Kafasını yerden kaldırdı ve etrafına bakındı.
“Kimsin sen?” diye bağırdı.
“Ben senin bastırdığın sesinim,” dedi. “Merak etme, delirmiyorsun. Ayağa kalk.”
“Her sona eren hayat, bir başka yaşamın başlangıcıdır,” diye devam etti. “Anna artık yok ama
sen varsın ve dünya, senin yaratacaklarını bekliyor!” dedi ve sustu.
Lev, oturduğu yerde öylece dururken birden kendi yazdığı söz aklına geldi. Boşluğa bakarken,
“Büyük acılar, büyük değişimlerin habercisidir,” diye mırıldandı.
“Yeniden başlamalıyım,” dedi ve odadan çıktı.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!