Oldum olası hastane ortamını sevmez, iğneden korkardım. Beyaz önlüklü doktorlar Azrail’in beyaz meleklerini andırıyordu bana. Bu beyaz melekler Azrail’le çetin bir savaş veriyordu. Onlar hesapsız kitapsız alınan canları Azrail’in elinden almak için uğraşıyordu. Kimi zaman başarılı olurken kimi zaman teslimiyet gösterip kadere razı oluyorlardı. Her can kurtarılmayı hak etse de ölüm başa geldi mi beyaz meleklerin de eli kolu bağlanıyordu. Bilenler bilir hastane ortamının kendine has bir kokusu vardır.
Tuhaf baş döndürücü bir kokuydu bu. Ben de annemi böyle bir hastanede kaybettim. Günlerce o uzun ve ölüm beyazlığını andıran koridorlarda bekledim annemin gelmesini. Serum ve ilaç karışımı odasında öylece huzura ermişçesine uyuyordu. Perdelerden güneşi selamlarcasına bir ışık süzülüp annemin o kireç beyazı, solgun bir o kadar da huzurlu yüzünü görünce irkildim. Hayat belirtisini gösteren yanı başındaki aletler de kalp atışı yerine düz bir çizgi uzanıyordu. Sanki bir filmin sonu gelmiş gibi. O beyaz meleklerin beni odadan dışarı çıkartıp annemin solgun yüzünü örttüklerini hatırlıyorum sadece.
Zihnimde hep o koku vardı. Hastane kokusu. Ciğerlerime oksijen diye dolan o koku. Ölüm böyle mi kokardı? Ölümün bir kokusu olsa herhalde böyle kokardı. Zihni allak bullak eden aynı zamanda da mest eden o koku.. Bambaşka bir dünyaydı burası. Her kapı şifa bekleyenlerle doluydu. İlaç ve sabun karışımı odalarda insanlar günleri sayar. Bir çocuğun şen kahkahası yoktur burada. Yüzler, sesler donuk ve mekaniktir. Matem havası içinde sessizce bekleyen insanların arasından sıyrılıp gerçek dünyaya adım attığımda anladım yaşadığımı..



