• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

Adımı İki Kadın Koydu / Yeşim Şahin Yaman

yesim by yesim
1 Ağustos 2026
in Öykü
0
Adımı İki Kadın Koydu / Yeşim Şahin Yaman
0
SHARES
11
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

 

Annemin cenazesinden üç gün sonra, nüfus müdürlüğü beni ikinci kez doğurdu.

Görevli, bilgisayar ekranına eğilip kaşlarını çattı. “Burada eski bir kayıt şerhi var,” dedi. Sesi, sıradan bir öğleden sonrasının yorgunluğunu taşıyordu. “Mahkeme kararıyla aile kütüğüne alınmışsınız.”

Ne demek istediğini anlamadım. Daha doğrusu, anlamak istemedim. Elimde annemin ölüm belgesi, çantamda onun evinden çıkardığım anahtarlar vardı. Yirmi dokuz yıldır bildiğim hayatın, bir memurun iki cümlesiyle yerinden oynayabileceğine inanmak saçmaydı.

“Yanlışlık olmasın?” dedim.

Görevli bu kez bana baktı. İnsanların hayatını değiştiren haberleri sık sık veriyormuş gibi sakindi. “Evlat edinilmişsiniz.”

O an annemin yüzünü düşündüm. Beni okula bırakırken arabanın ardından el sallayışını, ateşim çıktığında sabaha kadar başımda bekleyişini, üniversiteyi kazandığım gün sokağa çıkıp komşulara tatlı dağıtışını… Sonra cenazede tabutunun üzerine düşen toprağın sesini hatırladım. Bir insan aynı hafta içinde hem annesini kaybedip hem de annesinin kim olduğunu kaybedebilir miydi?

Eve döndüğümde perdeler hâlâ kapalıydı. Salon, annemin son nefesinden sonra bıraktığımız gibi duruyordu. Koltuğun kenarında örgüsü, sehpanın üzerinde yarım kalmış bulmacası vardı. Mutfakta, kapağını sıkı kapatmadığı için bayatlayan tarçınlı kurabiyeler… Her şey onun birazdan banyodan çıkıp “Elif, çayı koydun mu?” diye sesleneceği yanılgısını besliyordu.

Yatak odasındaki dolabı boşaltmaya başladım. Elbiselerini katladım, atkılarını ayırdım, çekmecelerdeki düğmeleri küçük bir kavanoza topladım. En alttaki çekmece açılmadı. Anahtarlardan biri kilide uydu.

İçeride lacivert bir kutu vardı. Kutunun üzerine benim çocukken kullandığım eğri harflerle “ANNEMİN HAZİNELERİ” yazılmıştı. İlkokulda ona hediye ettiğim kutuydu bu. İçinden kurumuş papatyalar, ilk süt dişim, kırmızı kurdeleyle bağlanmış karnelerim ve iki zarf çıktı.

Birinin üzerinde “Elif’e, ben öldükten sonra” yazıyordu. Yazı annemindi.

Zarfı açarken ellerim titredi.

“Canım kızım,” diye başlıyordu mektup. “Bu satırları okuduğunda bana çok kızacaksın. Kızmaya hakkın var. Sana gerçeği anlatmak için doğru zamanı bekledim. Sonra doğru zaman diye bir şey olmadığını fark ettim ama bu kez de seni kaybetmekten korktum.”

Devamını okuyamadım. Mektubu dizlerimin üzerine bıraktım. Annemin yıllarca sakladığı gerçeği, şimdi suskunluğuyla bana teslim etmesine öfkelendim. Ölüler özür dileyince insan ne yapardı? Bağırsa duymuyorlardı, kapıyı çarpıp gitse arkalarından bakmıyorlardı.

İkinci zarfın üzerinde tek kelime vardı: “Leyla.”

İçinden sararmış bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta on sekiz, belki on dokuz yaşlarında bir genç kadın, hastane yatağında yeni doğmuş bir bebeği tutuyordu. Kadının iri, koyu gözleri bana bakıyordu. O gözleri her sabah aynada görüyordum.

Arkasında bir adres ve tarih vardı: 17 Ekim 1997.

Doğduğum gün.

Annemin mektubunu yeniden elime aldım.

“Leyla senin biyolojik annendir. Benim de kız kardeşimdir.”

O cümlede dünya ikiye ayrıldı. Bir tarafında beni büyüten kadın, diğer tarafında adını ilk kez duyduğum kadın vardı. Aralarında ise ben duruyordum; iki hayatın ortasında, hangi tarafa ait olduğunu bilmeyen bir çocuk gibi.

Mektuba göre Leyla on dokuz yaşındayken hamile kalmıştı. Bebeğin babası kasabadan kaçmış, dedem bunu aile için utanç saymıştı. Leyla doğumdan sonra ağır bir bunalıma girmiş, günlerce konuşmamış, bebeğine yaklaşamamıştı. Dedem beni yetiştirme yurduna vermek istemişti. Annem — artık zihnimde ona Sevim demek zorundaymışım gibi hissediyordum — buna engel olmuştu. Önce koruyucu aile, sonra mahkeme kararı… Yıllar içinde Leyla’nın durumu daha da kötüleşmiş, bir bakım merkezine yerleştirilmişti.

“Onu senden uzak tutan ben değildim,” diyordu mektup. “Ama seni ona götürmeye cesaret edemeyen bendim. Çünkü seni kaybetmekten korktum. Anne olmak bazen insanı cesur yapmıyor, Elif. Bazen en korkak hâline dönüştürüyor.”

Fotoğrafın arkasındaki adres Bursa’daki bir bakım merkezine aitti. Ertesi sabah yola çıktım.

Otobüs boyunca annemin mektubunu tekrar tekrar okudum. Her okuyuşumda başka bir cümle canımı acıtıyordu. “Seni kaybetmekten korktum.” Demek beni severken bile bir gün alınacağımı düşünmüştü. Demek saçımı tararken, doğum günü pastamın mumlarını yakarken, ilk kalp kırıklığımda beni teselli ederken içinde başka bir kadının gölgesi vardı.

Bakım merkezi şehrin dışında, çam ağaçlarının arasında eski bir binaydı. Resepsiyondaki görevli kayıtlara baktıktan sonra beni küçük bir görüşme odasına aldı.

“Leyla Hanım konuşmuyor,” dedi. “Aslında fiziksel bir engeli yok. Yıllardır yalnızca birkaç kelime yazıyor. Bazen haftalarca hiç iletişim kurmuyor.”

“Beni tanır mı?”

Görevli cevap vermeden önce durdu. “Sizi beklediğini düşünüyoruz.”

Kapı açıldı.

İçeri, beyazlamış saçlarını ensesinde toplamış ince bir kadın girdi. Fotoğraftaki genç kızdan geriye yalnızca gözleri kalmıştı. Aynı koyu gözler. Aynı sağ kaşın üzerindeki küçük kavis. Karşımda gelecekteki yüzüm oturuyordu sanki.

Leyla bana uzun süre baktı. Sonra cebinden küçük bir defter çıkardı. Sayfalarının arasından buruşturulmuş bir kâğıt seçip masaya koydu.

Kâğıtta çocuk çizgileriyle yapılmış bir kız resmi vardı. Kızın iki yanında iki kadın duruyordu. Üstlerine isim yazılmıştı: SEVİM, LEYLA, ELİF.

Resmin köşesinde tarih vardı. Yirmi iki yıl önce.

“Bunu sen mi çizdin?” diye sordum.

Leyla başını salladı. Defterine bir şey yazdı ve bana uzattı.

“Seni hiç görmedim. Ama her yaşını çizdim.”

Defteri çevirdim. İlk sayfada kundakta bir bebek, sonra saçları iki yandan bağlı bir çocuk, okul önlüklü bir kız, üniversite mezunu genç bir kadın… Resimlerin bazıları hayal ürünüydü; bazılarıysa şaşırtıcı biçimde gerçeğe benziyordu.

“Fotoğraflarımı mı gördün?”

Leyla yine yazdı.

“Sevim getirirdi.”

Başımı kaldırdım. “Annem buraya mı geliyordu?”

Bu kez uzun bir cümle yazması dakikalar sürdü.

“Her yıl doğum gününde. Bana senin fotoğrafını getirir, bir saat yanında oturur, sonra giderdi. Seni anlatırken hem güler hem ağlardı.”

İçimde günlerdir büyüyen öfke bir anda yönünü kaybetti. Annem gerçeği benden saklamıştı; ama Leyla’yı hayatından silmemişti. İki kadının arasında, benim bilmediğim sessiz bir anlaşma kurulmuştu. Biri beni büyütmüş, diğeri uzaktan büyümemi izlemişti.

“Peki neden benimle hiç görüşmek istemedin?” dedim. Sesim sert çıktı.

Leyla kalemi bıraktı. Parmaklarını birbirine geçirdi. Gözleri doldu. Sonra defterin boş sayfasına yalnızca üç kelime yazdı:

“İstedim. Korktum. Utandım.”

Bu kelimeleri okuyunca onu affetmedim. Annemi de affetmedim. Affetmek, bir kapıyı açmak kadar kolay değildi. Ama ilk kez ikisini de yargılamadan görebildim: biri on dokuz yaşında dünyaya karşı yalnız bırakılmış bir kızdı; diğeri, kız kardeşinin bebeğini kucağına alıp anneliği öğrenmiş genç bir kadın. İkisi de korkmuştu. İkisi de benim için yanlış kararlar vermişti. İkisi de kendi eksik dilleriyle beni sevmişti.

Leyla ayağa kalktı. Pencerenin önündeki dolaptan küçük bir tahta kutu getirdi. İçinde yirmi dokuz tane zarf vardı. Her birinin üzerinde bir yaş yazıyordu: Bir, iki, üç… Yirmi dokuz.

“Bunlar ne?”

Deftere yazdı.

“Doğum günü mektupların.”

İlk zarfı açtım.

“Bir yaşındaki Elif’e,” diye başlıyordu. “Bugün yürümüş olabilirsin. Düşersen seni kaldıran ellerin benim ellerim olmasını isterdim.”

Beş yaş mektubunda, “Belki bugün adını yazmayı öğrendin,” diyordu. On üç yaşında, “Bana kızgın olmayı öğren,” yazmıştı. On sekiz yaşında ise yalnızca bir cümle vardı: “Seni dünyaya getirmek anne olmaya yetmedi; bunu en çok ben biliyorum.”

Yirmi dokuzuncu zarf boştu.

Leyla kalemi eline aldı, uzun süre düşündü. Sonra yazdı:

“Bu yıl ne söyleyeceğimi sen seç.”

Boş sayfaya baktım. İnsan kendi doğum günü mektubunu nasıl yazardı? Kime hitap ederdi: terk edildiğini sanan çocuğa mı, annesini yeni gömen kadına mı, karşısında sessizce bekleyen yabancıya mı?

Kalemi aldım.

“Yirmi dokuz yaşındaki Elif’e,” yazdım. “Bugün iki annenden birini kaybettin, diğerini buldun. Ama aslında ikisi de seni hiç bırakmadı.”

Leyla cümleyi okudu. Dudakları titredi. Sonra yirmi dokuz yıldır söylemediği bir kelimeyi, boğazında paslanmış bir kapıyı açar gibi güçlükle fısıldadı:

“Elif.”

Kendi adımı ilk kez duyuyormuş gibi oldum.

O gün bakım merkezinden çıkarken tahta kutuyu yanıma almadım. Mektuplar orada kaldı. Çünkü bazı geçmişler eve götürülmez; insan onlara dönmeyi öğrenir.

Bir hafta sonra annemin mezarına gittim. Yanımda Leyla’nın çizdiği üç kişilik resim vardı. Kâğıdı mezar taşının önüne koydum.

“Bana gerçeği söylemekte geç kaldın,” dedim. “Ama beni sevmekte hiç geç kalmadın.”

Rüzgâr kâğıdın köşesini kaldırdı. Resimde iki kadın, bir kızın iki yanında duruyordu. Çocukken anneliğin tek bir yüzü, tek bir sesi, tek bir adı olduğunu sanırdım. Oysa benim adımı iki kadın koymuştu: Biri nüfus kâğıdına, diğeri beklediği bütün yıllara.

Ben ise o gün, ilk kez kendi adımı kendim seçtim.

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

Geç Kalış / Meryem Sönmez

Next Post

Kişisel Bir Yolculuk / Eyüp Toru

yesim

yesim

Next Post
Kişisel Bir Yolculuk / Eyüp Toru

Kişisel Bir Yolculuk / Eyüp Toru

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Ağustos 2026
  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Çilem Dilber ile Söyleşi / İrem Alkuş
  • Ağ(To Dihti) / Müge Ceyhan
  • Muhayyer Makamında Bir Hüzün / Bülent Ertekin
  • Kişisel Bir Yolculuk / Eyüp Toru
  • Adımı İki Kadın Koydu / Yeşim Şahin Yaman

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.