Balkon kapısını açar açmaz içeri dolan şehir sesleri… Bir sigara yakıp tüm keşmekeşe inat
boş boş dikilerek sigarasını içmeye başladı. Karşı duruşmuş gibi görünen acizliğiydi bu
sadece. Dumanın gidişini izledi. Şu kornaya niçin ısrarla basarlar diye düşündü. Basınca
değişen bir şey olmadığını bile bile… ‘Öfke kontrol bozukluğu’ herhalde. Her şeye bir teşhis
koyma alışkanlığı da ayrı bir rahatsızlığa dönüştü şu günlerde.
Gökyüzüne baktı. Halen kuş seslerini duymak güzeldi. Martılar şehrin telaşının bir parçası
olmayı çoktan başarmışlar ya da yalnızca kanıksamaydı bu. Bir de birbirlerine seslenen,
sataşan ergenlerin sesleri tuhaf bir his veriyordu insana. Özleme bulanmış umut taşıyan bir
şey gibi. Değişmeden kalabilenlerden… Kendi gençliğine uğradı düşünceleri. O zamanlarda
da sessiz, içe dönüktü. Hep özenmişti bağıra çağıra eğlenen arkadaşlarına. Tartışıp haklı
haksız fark etmeksizin fikirlerini savunmalarına, kızlarla rahatça iletişim kurmalarına, futbol
oynamaya… Ne çeşit bir erkek çocuğuydu? Farklıydı ama karizmatik bir farklılık değildi bu.
Silik bir karakterdi sadece.
Düşünceleri sırtına yüklenmiş, git gide ağırlaşıyordu. Sırtını dikleştirdi. Kaç saniye doğru
pozisyonda kalabilecekti ki? Farkında olmadan yamulacaktı omuriliği yine. Bari duruşunu
düzeltebilseydi. Hiç değilse bunu başarabilseydi. Bir türlü alışamamıştı dik durmaya. Göbeği
içeri çek, azıcık doğrul. Niye? Amaaan… Siktret!
Balkon kapısının eşiğinde kendiyle yaptığı sohbete şöyle bir dışarıdan bakmayı denedi. Ne
içeride, ne dışarıda öylece dikilip sigara içerken kelimenin tam anlamıyla içler acısı bir
sahnenin içinde olduğunu gördü.
“Hadi ama!” deyip kendi koluna giresi geldi. Yalnızlığı vücut bile bulamamış benliğine bir
kadeh bir şeyler ısmarlayıp, son birkaç haftadır girip de çıkamadığı ruh halini birkaç saat bile
olsa unutturmak istedi. Sonra bir sigara daha yaktı. Her şeyi yapacak zaman varken hiçbir şey
yapmamak sinir bozucuydu. Kırlaşmaya başlamış sakallarını ovuşturdu. “Bari tıraş ol be
adam!”
İki haftadır hiçbir işe yaramayan, öylece ortada duran, her defasında kenara itilen beş kuruş
gibiydi. Eksik olsa bile göz ardı edilebilecek bir miktar.
O gittiğinden beri… Dönmeyecekti. Diş fırçasını unutmuştu. Atamıyordu da. Biri açık yeşil,
diğeri lacivert iki fırça banyoda, her yanı su lekesi olmuş aynanın önünde duruyordu
karşılıklı. Sabah akşam çene çalar gibiydiler.
Daha önce de gitmişti. Dönmüştü sonra ama. Bu gidişini farklı kılan ne olmuştu da bu kadar
ümitsizdi? Şefkat. Gidişi şefkat kokuyordu. Kızgın ya da küskün değildi. Ağlamamıştı. Bir
ara, küçücük birkaç saniye dolan gözlerini fark etmişti yalnızca. Üzüntüden çok hüzündü
pınarlarındaki o su birikintileri. Giderken şikâyet etmedi, suçlamadı, bağırıp çağırmamıştı.
İşte bu yüzden dönmeyecekti, emindi.
Kapıyı kapayıp içeri girdi. Evin sessizliği bas bas bağırıyordu. Eşyalar bile onun parmak
izlerini taşırken hala, bedeni ondan mahrumdu. Bu ne çeşit bir yalnızlıktı böyle? Kendi evinde
dışlanmış gibiydi. Kokusunun sindiği mobilyalar nispet yapar gibi istiflerini bozmadan onu
izlerken, bayatlamış özgüven kırıntılarıyla kaç gün daha ayakta kalabilirdi ki?
Çocukken özendiği arkadaşları onun yerinde olsaydı ne yaparlardı şimdi? Peşinden mi
giderlerdi? Arayıp yalvarırlar mıydı? Hediyeler alıp kapısına mı dayanırlardı? Belki de hiç
terk edilmezlerdi. Bu kez bedenini dikleştirmeyi denemedi bile. Her şeyi boş verme özgürlüğü
henüz elinden alınmamıştı en azından. En azından…
Üst katta eski bir şarkı çalıyor. Tanıdık. Biliyor bu parçayı. Dudakları çoktan hatırladı o
nakaratı. Eşlik ediyor biraz tereddütlü. Annesinin sevdiği şarkı bu. Tam da az önce balkon
eşiğinde durduğu gibi durup sigara içen o kadının bedeni beliriyor gözlerinin önünde. Saçları
kafasının arkasında özensiz toplanmış. Ensesindeki yumuşak tutamlar dans ediyor esintide. O
şarkıyı mırıldanıyor. Kumral saç tutamları da eşlik ediyor dudaklarına.
Çocuk yaşları daha. Geniş salonun kapısından izliyor annesini. Şarkı bittiğinde sigarası da
bitecek. Dönecek ve onu fark edecek. şarkıyı söyleyen dudaklar bu kez oğluna
gülümseyecek. Ona doğru yürürken halının köşesi kıvrılacak, dağılan püsküllerine basacak
ama umursamayacak. Babası geldiğinde ayağının ucuyla düzeltecek.
“Şu halıyı niye düzeltmiyorsunuz?” diye nemrut surat ifadesiyle söylenecek. Halıyı tek
umursayan kişi kendisi olduğu için sinirlenecek sonra.
Şarkının başı nasıldı? Ezbere biliyordu oysa… Şarkılar sözlerini hiç unutmazken, her
defasında aynı iştahla, aynı güzellikte söylerken şiirlerini, insanlar neden unutur? İnsan
aklının uçurumları mı var? O kelimeler şiirlerini terk edip, kendilerini oraya mı atıyorlar?
Hayatındaki kadınlar da yavaş yavaş yok oluyorlar, kayıp kelimeler gibi.
“Haydi, oğlum, sen de eşlik et! Bak bu bir Rebetiko. Sana anlatmıştım hatırlıyor musun?
İzmir’den Atina’ya uzanan hikâyelerini…”
Hatırlıyordu… Acılarını melodilerin arasına nasıl sıkıştırdıklarını… Göçlerin açtığı yaraları
nasıl teyellemişlerdi notaların kenarlarına… O kadar çok dinlemişti ki annesiyle o şarkıyı,
bilmediği bir dildeki şarkıyı ezbere söylüyordu artık. Huzurlu melodilerin içlerine
serpiştirilmiş hüzünlü sözlerdi bunlar. Annesi gibi… Hep gülümsüyordu ama… Her zaman
bir ‘ama’ vardı o tebessümlerde.
Şarkı yeniden çalmaya başladı, sevdiği şarkıları defalarca çalanlardandı belli ki o da. Ayak
seslerini duydu sonra. Sanki topuklu giyiyordu. Ya da annesinin yüksek tabanlı terlikleri
tarzda bir şeyler. Apartmanda sürekli karşılaştığı komşularını geçirdi aklından. Kimseyle
samimi olmamıştı bugüne kadar. Ağır sırt çantalı kumral kız vardı. Sürekli bezgin bir yüz
ifadesiyle merdivenleri inip çıkıyordu. En fazla on beşlerindeydi. Sigara ve kızartma kokan
orta yaş üstü bir adam vardı. Bu şarkıyı onun dinleme olasılığı neydi? Neden olmasın ama
topuklu terlik ya da ayakkabı giymezdi. Karşı komşusu üniversiteli iki gençti zaten. Onların
black metal dinlediklerini tüm apartman sakinleri biliyordu. Üst kata çıkmak istedi bir an.
Komşusunun kapısını çalmak… saçma bir fikir miydi? Gerekçesi ne olacaktı? Ne diyecekti?
“Merhaba, ben alt kat komşunuzum. Adını kimsenin bilmediği bir şirkette muhasebeciyim.
Belki de dünyanın en sıkıcı insanıyım. Terkedilmiş, hayatta amacı olmayan, bu yaşta kamburu
çıkmış boş bir adamım kısaca. Anne özlemi çekiyorum hala. Sevdiğim kadını yanımda
tutmayı beceremedim, ilişkilerime bile sahip çıkamıyorum ve sürekli sigara içiyorum. Bir
şarkı çalıyordu az önce. Neydi o şarkının adı?”
Hafif kilolu, yetmişlerine rağmen hala güzel bir yüze ve anlamlı iri gözlere sahip üst kat
komşusu, yüzünü dikkatle inceledikten sonra kapısını daha da açıp geri çekilerek “Gel
çocuğum” dedi annesinin hüzünlü tebessümünü hatırlatan bir yüz ifadesiyle.
Pikap tekrar çalmaya başladı.
“To Dihti bu şarkının adı yavri mu””



