Çınar on bir yaşındaydı. Kendinden dört yaş büyük ablası, bir lokantada bulaşıkçılık yapan annesi ve bir şirkette temizlik personeli olarak çalışan babasıyla dört kişilik bir yuvaları vardı. Ablası Defne ile çok iyi anlaşırlardı. Aynı evi, hatta aynı odayı paylaşmak onlar için hep bir mutluluk olmuştu. Anne ve babaları pazar günü dışında durmaksızın çalışırlardı. Ev kirası, mutfak ihtiyaçları, faturalar derken kıtı kıtına geçinirlerdi ama olabildiğince mutlulardı birlikteyken.
Anneleri Nurşen Hanım’ın en büyük korkusu hastalanmaktı. Kocası Ali Bey dört boğazı tek başına nasıl doyururdu yoksa. Korkunun ecele faydası olmadığını düşünerek iyi şeyler getirirdi hemen aklına. En büyük sevinci çocuklarının büyüyor olduğunu görmek ve en büyük üzüntüsü de onların yanlarında yeterince olamamaktı. Bazen geç saatlere kadar bitmezdi işi. Önündeki kirli bulaşık suyuna bakar, ağlamaklı olurdu.
Ali Bey’in çalışma saatleri eşine göre biraz daha iyiydi. Belirli saatler arasında çalışıyordu. Herkes gittikten sonra en fazla bir saat kalıp kalan işlerini bitirirdi. Şirkette onu en çok yoran onun görevi olmayan işleri yapmak zorunda bırakılmasıydı. Özellikle yaşı genç olup düşüncesizce hareket edenlere çok kızıyordu. Olmadık yerlerde bırakılan bardaklar, masaların üstünde ya da çekmecelerde biriktirilen çöpler, ortalığa saçılmış sandalyeler, lavaboda bıraktıkları saç telleri… Saymakla bitmiyordu. Bunun için genel müdürle birkaç kez görüşmüştü ama çalışanlar bundan rahatsız olmuş olacaklar ki daha dikkatsiz davranmaya başlamışlardı. Onları şikâyet ettiğine pişman etmişlerdi Ali Bey’i.
Evde televizyon nadiren açılırdı. Hem buna pek zaman olmazdı hem de pek gerek görülmezdi bu, anne ve babaları tarafından. Haberleri açsalar ailece üzülmekten başka bir şey yapamazlardı. Kaliteli dizilerin, seviyeli eğlence programlarının, güldürürken öğreten yarışmaların sanki yüzlerce yıl öncesinde kaldığını düşünürlerdi.
Çınar o gün okuldan geldiğinde kendini çok iyi hissetmiyordu. Ablasını beklerken salonda uyuyakaldı. Karmaşık rüyalar görüp ter içinde uyanmıştı. Akşam olmak üzereydi. Ablasının gelmesi yakındı. O gelene kadar televizyonu açıp oyalanmayı düşündü. Başka zaman olsa annesinin onlara bıraktığı yemekleri ısıtıp öyle beklerdi ablasını. Hiç derman bulamamıştı ayağa kalkmaya.
Kanalları gezerken bir tartışma programına denk geldi. Tam kanal değiştiriyordu ki kocaman puntoyla yazılmış alt yazı dikkatini çekti o an. “On beş yaşındaki bir çocuk kendi yaşıtları tarafından katledildi.” yazıyordu. Kalbi deli gibi çarpmaya başladı. Ablası da aynı yaştaydı. Geçenlerde, ailesi tarafından öldürülen bir kız çocuğunu duymuştu bir arkadaşından. Duyduğu başka şeyler de vardı, çoğu da kötüydü, akıl dışıydı, korkutucuydu. Hava soğuk olmasına rağmen balkona çıktı. Birkaç dakika sonra ablasının yeşil montu görünmüştü. İçini bir mutluluk kapladı.
Şimdi anlıyordu, televizyonu kimse yokken neden açmaması gerektiğini. Ama onlar böyle yaptıkça yine de bir yerlerden duyuyordu işte, anlayamıyordu anne ve babasını. Haberi olmayınca engel olamıyordu ki bunca kötü şeye. Kötülükler de bir türlü son bulmuyordu, hatta artıyordu Çınar’a göre.
Defne kapıdan girer girmez: “Hani, yemek kokmuyor ev hiç. Geç mi geldin eve yoksa?” deyip sarılmıştı kardeşine. Ateşi vardı Çınar’ın. Endişelenmişti Defne. Onu yatağına yatırıp yemekleri ısıtmaya gitmişti hemen. Canı yemek yemek istemese de zorla yedirmişti kardeşine bir şeyler. Mutfağı aceleyle toplamış, sirkeli suya batırdığı bezi kardeşinin alnına koymuştu. Ateş düşürücü şurup da içirmişti sonra. Bir iki saate terleyince iyi olacağını düşündü kardeşinin.
Şirkette toplantı olacağından babaları o gün biraz geç gelecekti. Anneleri de yarım saate gelirdi. Çınar derin bir uykudaydı. Mutfaktaki radyoyu açmış salata yapmaya girişmişti Defne. Sonrasında ödevlerini de bitirmişti. Şimdilik her şey tamamdı. Çınar’ın ona seslenmesiyle odaya koştu hemen.
“Abla, ben aslında başka bir şeye üzüldüm, ondan hasta oldum bu kadar.” demişti Çınar. Ateşi yoktu, halsizliği epey geçmişti ama çok kederli bir duruşu vardı. Televizyonda gördüğü haberi anlattı ablasına. Defne hiç şaşırmamıştı buna, belki biliyordu belki de tahmin ediyordu. Ne diyeceğini bilemiyordu. Yabancılarla konuşma demek, oyalanmadan eve gel demek, kapıyı kimseye açma demek, anahtarı kapının dış kilidinde unutma demek… ve daha birçok şey. Nasılsa bunları biliyordu Çınar, defalarca duymuştu anne babasından ve dikkat de ediyordu attığı her adımda.
“Biz Defne ve Çınar’ız.” dedi. “Ağaç değiliz elbet, uzun ömürlü olup olmayacağımızı bilemeyiz. Hoş, ağaçlar da bilemezler bunu. Hastalanabilirler ya da insanlar tarafından zalimce kesilebilirler. Başımıza gelecek şeyleri biz de bilemeyiz ama korkarak da yaşayamayız. Bunu düşünerek yaşayamayız. Bizim yerimize büyükler düşünmeliler bütün bunları ve önlemleri de onlar almalılar.” dedi üzüntüyle.
Sonra kardeşine sımsıkı sarılıp ağladı Defne. Öldürülen çocuklara, hayvanlara, yakılan ormanlara, börtü böceğe, haksızlığa uğrayanlara; hepsine… Bin yıldır akan bir gözyaşının devamı gibiydi gözünden dökülen inciler…



