Usul usul okşuyor tenimi rüzgâr, bunlar son dokunuşlarından, bahar geliyor…
Ter içindeyim. Annem sesleniyor “Sultannn, haydi kızım vakit geliyor, sütçü adam gelir birazdan.” Tamam anlamında sallıyorum başımı. Üstüm başım saman içinde…
Sütçü adam geliyor yanında da o mendebur oğlu. Biliyorum kalbi kara onun… Öyle bir kara ki… Bir tek ben mi görüyorum, bir tek ben mi işitiyorum, bir tek ben mi söylüyorum ya da içimden geçiriyorum diyelim, bilmiyorum. Bakışları kem göz edasıyla delip geçiyor kalbi… Sanki birden yeşil otlara basıyor otlar sararıp soluyor, çiçeklerin yanından geçiyor onların da boynu bükülüyor, masmavi güzelim gökyüzü birden dumanlanıveriyor, bir bebek gördüğü düşten korkarak uyanıyor. Bunları ben mi hissediyorum bir tek?
Oysa Osman öyle mi. Bir gülüşüyle çayırlıktaki tüm koyunlar etrafına toplanıyor, gökyüzündeki güneş adını bir daha söylüyor Osman diye, ağaçlarda ki kara kargalar bile Osman da buradaymış diye bülbül oluyorlar. Osman. İki hece, tek kelime hatta benim için başlı başına bir cümle. Misal gel evlenelim dese hemen koşuveririm onunla. Anamın en son bayram diye diktiği o elbiseyi de giyiveririm, kırmızıysa kırmızı. Hatta belki, teyze kızımın gizliden verdiği o dudak kaleminden de sürüveririm. Şöyle bir bakarım Osman’a o da bana bakar önce gözlerimiz konuşur sonra da belki ben…
Koca gözleri üzerimde… Eli işte gözü oynaşta bu mendeburun. Neyse ki sütleri alıp gittiler. “Sultan sen temizleyiver buraları, ben bir çay koyayım” diyor anam. Başımı sallıyorum. Anam kahvaltıyı hazırlayadursun bende işlerimi halledip biraz rüyalara dalarım, Osmanlı hülyalara…
O da ne? Sütçü adamın arabası. İyi de daha az önce gitmişlerdi, şimdi neden geldi ki ya da geldiler? Aa o mendebur oğlu değil mi? Neden geliyor bu tarafa hem de yüzünde o sırıtışla. Tan vakti. Kalbim çarpıyor, noldu ki? Neden geliyor? Git buradan diyeceğim, sesim çıkmıyor. Geldi. Yüzünde o hayvanî bakış. Ahırın kapısını kapatmaya çalışıyorum, olmuyor. Kapı hızlıca açılıp tel çiviyle kilitleniyor. Eli üzerime uzanıyor. Bastığı yer kararıyor, hayvanlar canhıraş bağırıyor, aydınlanmaya başlayan hava yeniden kararıyor. Midem bulanıyor. Samanların üzerine düşüyoruz. Eli mahrem olan her yerimde. Can havliyle yanımda yamacımda ne varsa değiyor parmaklarım. Alamıyorum. Çırpınışlarım sessiz çığlıklara dönüşürken birden kolunu ısırıyorum, son bir deneme ve duvarda asılı olan kesere gidiyor ellerim. Tek bir vuruş… Sonra bir vuruş daha… Ve bir daha… Her yer kırmızı… Ellerim… Bacaklarım… Nefesim… Başım… Osman… Hayâllerim… Asla sultan olamayacak bir Sultan… Olmayan sesim… Bahar…


