İçimizde bir harita taşıyoruz,
adı konmamış acıların,
yeri işaretlenmemiş kırılmaların.
Zamana gömdüğümüz çığlıklar
toprağın altında değil artık;
kanımızda dolaşıyor,
sessizliğin nabzı gibi.
Kırık aynalar saklıyoruz içimizde.
Hiçbiri yüzümüzü göstermiyor,
her biri, bakmaya cesaret edemediğimiz
o tek anın parçaları.
Sustuk.
Kelimeler bizden değil artık.
Boğazımıza kadar gelip duran her harf,
bir hatıranın kıyısında durup
geri çekiliyor.
Gülümsemek,
ince bir çizgi sadece,
dağılmamak için yüzümüze çektiğimiz.
Gözlerimiz…
gözlerimiz ele veriyor her şeyi:
orada eski bir ninni dönüyor hâlâ,
kimseyi uyutamayan,
kimseyi iyileştirmeyen.
O ninniyle susmayı öğrenen çocuklarız.
Sesimizi değil,
sessizliğimizi büyüttük yıllarca.
Ve şimdi anlıyoruz:
Suskunluk bir eksiklik değil.
Suskunluk,
içinde hâlâ yankılanan
bir çığlığın en son hâli.



