Çabucak büyüdü. On yedisine geldiğinde kırkındaydı sanki. O coğrafyada herkes çabucak büyümek zorundaydı. Oralarda zaman başka türlü, daha hızlı, daha acımasız akmaktaydı. Başka türlü yaşama şansları yoktu. Ancak kalabalık olunca umutları olabilirdi. Yalnızca güçlünün söz sahibi olduğu bu cehennemde, cennet vadiyle kandırılmışlardı. Cennete gidebilmek için peş peşe ölüyorlardı. Saat gerçeğin iz düşümü. Zaman bir gerçeğin kırık aynası. Görünün de görünmeyen de hep aynıydı. Daha anne baba demeyi öğrenmeden ölüyordu çocuklar. Bu sözü duyup şükretmeden ölüyordu adamlar. Ailecek pikniğe gitmeden, beyaz gelinlik giymeden ölüyordu kadınlar. Nüfus hep diri, hep gençti. Zira kimse büyümüyordu. Büyümek için zaman gerekiyordu ama kimsenin yaşamaya vakti yoktu.
Geriye kalan koca koca insanlar, dünya susuyordu. Altın kaplı mikrofonlardan yardım çağırıları yapıyorlardı. Kınayarak, dua ederek, sorunun çözüleceğini sanıyorlardı. Ya da daha kötüsü işlerine öyle geliyordu. Bir ülke kendi kaderine bırakılmıştı. Yapayalnızdılar…
İki yüzlüydü dünya. Ölümde bile şekilciydi. Sözün ona satmıştı ya topraklarını dedeleri, o yüzden kesinkes ölmeyi hak ediyordu çocuklar. Susuyordu dünya! Ve her zaman olduğu gibi Tanrıyı suçluyorlardı.
Çabucak büyüdü. On yedisine geldiğinde kırkındaydı sanki. Hiç sevmemişti, sevilmemişti. Yağmurda özgürce el ele dolaşmamıştı sevdiğiyle. Islanmamıştı hiç aşktan… Hiç denize gitmemişti. Hiçbir zaman oyuncakları olmadı. Çarpışan arabalara hiç binmedi. Üst araması yapılmadan hiç camiye gitmedi. Tek derdi vardı kendi ülkesinde, özgürce ve mümkünse eceliyle ölebilmek… Mümkün olmadı. Kız kardeşini okuldan almak için gittiğinde, atılan bir bomba ile kül olup gitti. Geriye öfkesi kalmıştı.



