Hasan, harmanda buğday savuruyordu. Yaba her kalktığında saman havalanıyor,
buğday taneleri ayaklarının dibine düşüyordu. Sabah serindi. Zeytinlerin gölgeleri uzamış,
deniz köyün altında sessizce duruyordu.
Hasan cebinden bir avuç buğday çıkardı, taş duvarın üzerine serpti.
“Alın bakalım.”
Serçeler bekliyordu. Önce biri geldi. Sonra ötekiler.
Hasan başını kaldırdığında ormanın üzerinde ince bir duman gördü. Yabayı yere
bıraktı. Duman koyulaştı. Kahveden sandalyeler sürtündü. Birileri bağırdı.
Hasan’ın oğlu Murat traktöre bidonları bağladı.
“Baba!”
Hasan çoktan yola çıkmıştı.
Ormanın kıyısında kuru otlar çıtırdıyordu. Alevler çamların dibinden ilerliyor, duman
göğü örtüyordu.
Hasan bir ses duydu. İnce, kesik. Yaprakların arasında bir kuş çırpınıyordu. Eğilip aldı.
Kanadı titriyordu. Kuşu gömleğinin içine koydu.
“Tamam. Korkma.”
Arkasından Cemal geldi.
“Hasan amca, geri çekil!”
Hasan döndü. Cemal’in yüzü kül içindeydi.
“Sen ne yaptın?”
“Ben yakmadım.”
“Onu sormadım.”
Cemal sustu.
“Çalıları temizleyeceklerdi. Ateş yakılmış. Rüzgâr…”
Hasan gömleğinin altındaki kuşu yokladı.
“Rüzgârın suçu yok.”
Yakındaki bir ağaç gürültüyle devrildi. Aşağıda köylüler su taşıyordu. Kadınlar
kovaları elden ele veriyor, çocuklar boş bidonları sürüklüyordu.
İsmail Dede, yıllardır kullanılmayan kuyunun başında diz çökmüş, kovayı aşağı
indiriyordu.
“Su var mı?” diye bağırdı Murat.
“Var.”
Kova yukarı çıktı. İçinde yarım kova su vardı.
Hasan kuşu Murat’a uzattı.
“Bunu eve götür.”
“Sen?”
“Ben kalacağım.”
Yangın öğleye doğru zeytinliğe dayandı. Alevler köye doğru ilerledi. Hasan hortumu
tuttu. Murat yanında durdu. Cemal kürekle toprağı kazıyordu.
“Cemal!”
Cemal başını kaldırdı.
“Şu tarafı aç!”
“Tamam.”
Üçü çalıştı. Toprak ellerine yapıştı. Yüzleri küle bulandı.
Hasan bir ara sendeledi. Murat kolundan tuttu.
“Baba, bırak.”
Hasan kolunu çekti.
“Sen bırak.”
Akşama doğru alevler söndü. Orman kararmıştı.
Hasan yanan ağaçların arasında yürüdü. Biraz ileride küçük bir yuva gördü. Yuvanın
kenarı yanmıştı. İçinde iki çatlamış yumurta vardı.
Hasan eğildi. Dokunmadı.
Cemal arkasından geldi.
“Hasan amca…”
Hasan dönmedi.
“Yarın fidan getireceğim.”
Hasan başını çevirdi.
“Kaç tane?”
“Yüz.”
“Yetmez.”
Cemal sustu.
“İki yüz getir.”
Ertesi gün Cemal kamyonla geldi. Hasan kapının önünde bekliyordu.
“Fidanlar nerede?”
“Kamyonda.”
“Öyleyse durma.”
O gün köyün yarısı yanan ormanın kıyısındaydı. Kadınlar su taşıdı. Çocuklar çukurları
açtı. İsmail Dede kuyunun başından ayrılmadı. Cemal kürekle çalıştı.
Hasan ilk fidanın çukurunu açtı. Bir zeytin fidanını toprağa yerleştirdi. Murat köklerin
üzerini kapattı.
Hasan bakracı aldı. Suyu yavaşça döktü. Su toprağa çekildi.
“Az kaldı,” dedi İsmail Dede.
Hasan boş bakraca baktı.
“Yeter.”
Cemal kuyunun başına koştu.
“Ben getiririm.”
Günler geçti. Harman kaldırıldı. Buğday çuvallara girdi. Serçeler yeniden taş duvara
konmaya başladı.
Cemal her sabah kuyudan su çekti, fidanlara taşıdı.
Bir gün harmana küçük bir torbayla geldi.
“Bunu nereye?”
Hasan taş duvarı gösterdi.
Cemal buğdayı serpti. İki adam bekledi.
Bir serçe kondu. Sonra üç.
Cemal gökyüzüne baktı. Uzakta bir martı çığlığı duyuldu.
“Bunları hiç fark etmemişim,” dedi.
Hasan yabasını omzuna aldı.
“Şimdi fark ettin.”
Yaz ilerledi. Fidanların bazıları tuttu, bazıları kurudu. Hasan kuruyanların yerine
yenilerini dikti.
Bir sabah Murat harmandan koşarak geldi.
“Baba!”
Hasan döndü.
“Ne oldu?”
Murat eliyle ormanı gösterdi.
“Gel.”
Yanan ağaçların arasında, külün içinden incecik bir yeşillik çıkmıştı.
Hasan eğildi. Parmağını toprağa değdirdi. Toprak sıcaktı.
Murat yanına çömeldi.
Bir serçe yakındaki dala kondu. Sonra bir tane daha. Gökyüzünde üç martı dönüyordu.
Hasan kuyudan getirdiği kovayı kaldırdı. Filizin dibine biraz su döktü. Su toprağın
içine çekildi.
Hasan ayağa kalktı. Murat’a baktı.
“Yarın yine gel.”
Birlikte harmana doğru yürüdüler.
Arkalarında siyah toprağın içindeki küçücük yaprak rüzgârla kıpırdadı. Üzerine bir
serçenin gölgesi düştü.



