Nereden başlamalı onun hikayesini anlatmaya? En başından mı yoksa? En
başından başlarsam eğer, ne kadar sürer onun acılarının, hikayesinin en cafcaflı
yerine gelmesine? Belki de kitabın ortasından başlamalı her şeye. Kıvırmadan,
süslü sözler söylemeden, ne olduysa olanı tastamam anlatarak. O zaman sağlam
bir hikâye olur mu peki? İnsanlar acıların bile estetik ölçülerde olmasını
bekliyor günümüzde. Nasıl yenildiğini süslü kelimelerle, üstüne basa basa
anlatmanı istiyor. “Sonunda kaybet ama sonuna kadar direnmiş ol.” Direnecek
gücü olmayanların hikayeleri ne olacak peki? Onlar bu dünyaya ne için geldiler
öyleyse? Hikayesi olmayan bir insan olabilir mi? Hikayelerini bile anlatmaya
değer değiller mi onlar? En çok bağıranın haklı olduğu, en iyi kelimeleri bulanın
şair olduğu, doğru sözcükleri doğru yerde söyleyenlerin siyasetçi olduğu bir yer
küre burası. Geriye kalan herkes, her şey figüran başkasının hikayesinde. Ve
herkes; hikayesi olan için cansiperane mücadele ediyor her zaman. Onun
hikayesi güzelleşince mutlu oluyor. Kendi ruhu paramparça dağılmışken üstelik.
Artık insanlar hiçbir zaman “neden” diye sormuyorlar. Soru sormadan geçen bir
yaşam, yaşanmış bir yaşam olabilir mi sizce?
Anlatmaya değer değil biliyorum ama yine de anlatacağım onun hikayesini.
Nasılsa okunmayacak, en azından bir beyaz kâğıdın üzerinde kalsın acıları. Bir
ruhu olsun yaşadıklarının. Görmezden geldiğimiz milyarlarca ruhtan birisi
olsun.
Yoksul bir gecekondu semtinde doğdu. Altı çocuklu ailenin son çocuğu olarak.
En büyük iki ablasını hiç görmedi. Denilen o ki; henüz bir yaşındayken en
büyük ablası sıtmadan, diğeri de üç yaşındayken yüksek ateşten ölmüş.
Tek göz bir odada büyüdü. Soba her gün yanmazdı. Zira odun alacak paraları
yoktu. Babaları akşamları tahta çalı çırpı toplamaya çıkar onları yakarlardı.
Tamamen tesadüfü olarak ölmeden büyüdü. Ne doktora gidecek paraları ne de
çocuklarına bakacak durumları vardı ailenin. Çokluktan güç aldıkları için
olmuştu bütün çocuklar. Diğer üç ağabeyi, babaları ile çöp toplar, onları da
satarlardı. Kazandıkları tek sermaye buydu. Devlet sekiz yıllık eğitimi zorunlu
tutmuş, tüm okul yaşındaki çocuklar mecburen okula gitmek zorundaydı.
Hayatında ilk kez şans onun yüzüne gülmüştü. Derme çatma şeylerle ve sınıf
öğretmeninin gayretleriyle defteri çantası önlüğü oldu. Hemen çözdü okuma
yazmayı, kırmızı kurdeleyle ödüllendirildi. İlk okulu başarıyla bitirdiği gün
babasını öldürdüler. Söylenen o ki; bir alacak meselesi yüzünden kodaman
birisiyle aralarında tartışma çıkıyor ve tartışma kodamanın, babalarını silahla
öldürmesiyle sona eriyor. Kodaman aileye bir miktar para verip şikayetçi
olmamalarını istiyor. Aile çaresiz bunu kabul ediyor. Dava, mahkeme vs
sonunda kodaman hapse girmeden nefsi müdafaa kapsamında suçsuz bulunuyor.
Babasız kalmıştı… Size onun adını söylemedim. Sahi adı neydi onun?
Kendisine sorsanız o da zor bulurdu adını. Adı Seyit idi. Bir anlamı olmadan,
öylesine, o an gelişine bulunan sıradan bir isim işte.
Ağabeyleri ile birlikte çöp toplamaya başladı. Bulduğu eski gazetelere şiirler
yazardı sürekli. Yazmayı, özellikle şiiri çok seviyordu. Anlatmak istiyordu
içinden geçenleri. Bunca yıl biriktirdiği her ne varsa hepsini yazıya dökmek
istiyordu. O diğerlerine benzemiyordu. Ancak şartlar usul usul onu da
diğerlerine benzetecekti. Bunun çözümü veyahut başka bir çaresi yoktu.
Birinci Bölümün Sonu



