Renkler insanın hayatının amacıdır; nasıl yaşadığımızı, zevkli mi, rüküş mü, sıradan mı, frapan mı, içine kapanık mı yoksa dışa dönük mü olduğumuzu belirten doneler verir.
Tabii giydiğimiz kıyafetler, kullandığımız aksesuarlar değişkendir; fiziki yapımıza göre de şekillenebilir. Kendi adıma çok canlı renkleri severim. Eğer fiziki yapım bir hayli
göze batmamış olsaydı parıl parıl disko topunun yansıttığı o canlı renk skalasının en göz alıcı renklerine ait bir gardırop edinirdim. Cafcaflı lacivert, çingene pembesi, eflatun,
mor, civciv sarısı, portakal rengi, nar çiçeği ve daha nicesi…
Yazarken bile içimi kuş cıvıltılı kırlarda, olanca geniş arazide, yeşil ipek halının üzerindeki fundalıklarda hissettirdi. Şimdi ise kıyafetlerde pastel tonlar, yorgun renkler ve sıradışı
modeller hakim. İlla
kısıtlı kesime hitap eden modacılar da mevcut.
Geleneksel yapıya sahip, kişiliğinden ödün vermeyen, mazisinden hoşnut nesiller için üretim yapanlar da var. Elli sene öncesi herkesin evinde bulunan o büyük çiçekli perde
modellerinden ve anneannemizin basma eteklerinin kumaşından kıyafet üreten ünlü moda duayenleri yok mu? Onlar bile gizliden geçmişe olan özlemlerini gün yüzüne
çıkarmıyorlar mı?
Canlı renklerin bahsi bile titreşim olarak yansıdı; bam telime dokunmuş gibi kalbimin ritmini değiştirdi. Mayıs ayının ılık nefesini hissettiğim evimin penceresinde, içime dolan coşku
ile gri binalarla örülü yaşam alanımdan çıkma isteğimi perçinledi. Kendimi polen uçuşan, ıtırlı kokuların havaya yaydığı enfes aromayı solumak için açık havaya atmak istedim.
Büyük şehrin keşmekeşinde, nadir bulunan
yeşil alan örtüsü kaplı mesire alanlarına gitmeyi istedim.
Hani çok leziz yemek kokuları duyunca iştah kabarır da yemeği bir an önce tadıp o hazza ulaşmak istersiniz ya…
Şimdi renkler benim ruhumda o iştahı kabartıp ağzımın suyunu akıttı. Ne yazık ki kırlık alanlarda tabiatı insan eliyle bozduğumuzdan mütevellit pek çeşit kalmadı.
Özellikle her tarlaya yayılan gelincikler, nesli kesilmek üzere olan bir biyotop örneği oldu. Çocukluğumuzda seyahate çıkarken, insan eli değmeyen yerlerde uçsuz
bucaksız gelincik tarlaları görürdük. Papatyalar yeşil örtü üzerine serilmiş bulutlar gibi uzanırdı. Şimdilerde parmakla sayılacak kadar az kaldılar. Okul pikniklerinde
papatya öbeklerinden taç yapıp, o bahar neşesi yüzüne yansıyan kırmızı yanaklı prensesler kadar şen, etrafta salınırdık. Koşturup nefes nefese
kahkahalar atarak; çocukluk anılarımızı ağaç kabuklarına yazar gibi hafızamıza kazırdık.
Şimdilerde sayılı papatyalardan tek taç yapıp, yarışma kraliçesi seçer gibi bir tek kız çocuğunun başına takıp -ki sanırım öğretmenin gözdesi olan çalışkan öğrenciden başkası olmazdı
– diğer çocuklar arasında haksız rekabete mahal verip hırslarını alevlendirmekten öteye geçemezdik. Yazdıklarıma bakınca, geçmişe özlem duyan bir yetişkin olarak hep örneklerimi bu yönde
şekillendirdiğimi fark ediyorum. Bu da yazılarımı, kıyaslama yapabilecek oldukça sınırlı bir kitleye hitap eder hale getiriyor.
Şimdiki çocuklar kıyaslama yapamadan, bilmedikleri bir haz dünyasında kendilerine ait bir şey bulamayacaklar ki. Hafta sonu yüzlerce lira otopark ücreti, mangal ve masa kirası ödeyen
ebeveynleriyle pikniğe gitseler; malum marka kulaklık, tablet ve telefondan başlarını kaldıramıyorlar.
Etraf onları artık ilgilendirmiyor. Elektrik kesilse, şarj etme olanağı kalmasa; oksijen tüpü biten yoğun bakım hastası gibi bitkisel hayata girecekler. Top peşinde koşmak, ip atlamak,
hamakta ya da salıncakta sallanmak, “yağ satarım bal satarım” oynamak; tozlu masal kitaplarının sayfalarındaki birer cümleden ibaret kalacaklar, az kaldı.
Teknolojik aletlerin geliştirdiği çocuklar silikon vadisine hapsolmuş gibiler. (Keşke gerçek bir vadi olsaydı.)
Hep üzgün, agresif suratlar… Birçoğu isterik olmuş, teknolojiye doyumsuz bebekler. Şirin, sevimli oyuncakların yerini ürkünç yaratıklar almış; kapış kapış popüler kültür malzemesi olmuşlar.
Saman alevi gibi bir moda oluyor, hurra ana babalar mağazalarda kuyruk; o bahsi geçen güncel ucubeyi arıyor. Bir an hücum ediliyor, sonra sabun köpüğü misali puf diye kayboluyor.
Süt kokulu bebeklerin çıngırakları tarih olmuş, oyuncak müzelerinin raflarını süslüyor. Yakında bisikletler de o müzede topların, misketlerin, kızma biraderlerin ve seksek şablonlarının yanında
yerini alacak gibi.
Rahmetli annem hep bizi kınardı: “Siz de çocukluk mu yaşıyorsunuz? Bizim çocukluğumuz çok güzeldi,” diye. Ben de sokakta her türlü eğlenceli oyunu oynayan 80’li yıllar çocuğu olarak buna
anlam veremezdim. Kim bilir nasıl bir çocukluk yaşamıştı ki hafızasında derin bir hoşnutluk bırakmıştı… Benim çocuklarım ise sokakta o keyifli oyun sistemini ucundan yakalayıp hazzını almış son
nesil oldular. Torunlarımız ise mavi ekran karşısında pembe tenleri mora çalan; ruhsuz, mutsuz çocuklar olma yolunda hızla ilerliyorlar



