Akşamın eşiğine dayanmış yaz güneşine aldırmadan hırkasının düğmelerini ilikledi Şukufe. Çiçekli yazmasını düzeltti, bir kendi bahçesine baktı, bir komşularınkine. Yan yana sıralı bahçede domates fideleri sıraya dizilmiş, asker gibi uzanmıştı güneşe doğru. Salatalıklar çitlere tutunmuş, fasulyeler sırıkların etrafına dolanmış, köşedeki nane, maydanoz iyice gürleşmişti. Eğilip birkaç marul çekti yerinden. Köklerine yapışan çamuru silkeledi. Sonra bir tutam nane, biraz da maydanoz kopardı, burnuna dayadı.
“Oh…Mübareklerin her biri ne de güzel kokuyor, mis gibi.”
Topladığı yeşillikleri poşetine koyduğunda, güneş apartman çatılarında, pencerelerinde kol geziyor; yerini akşama bırakmaya niyeti yokmuş gibi ağırdan alıyordu. “Hadi Şukufe, gün devrildi devrilecek. Akşam yemeği kendi kendine pişmeyecek ya.”
Apartmanın otuz yıllık kapısı inleyerek açıldığında, daha ilk adımda terlikleri kaydı, homurdanmaya başladı. “Gene mi vakitsiz sildi bu adam buraları?” Gözlerinde asılı duran güneşle içeri girdiğinden, pantolon paçalarını sıvamış, kasketi başında yerleri silen kapıcıyı zar zor fark etti.
“Ne zaman aldılar bu kapıcıyı?” Kendi kendine homurdanan kadını duyan adamın yüzü gevşedi, gülümsedi.
“Yok yok Şukufe Hanım, benim ben…” Adamın yüzü bir şeyleri dürttü içinde, tanıyordu sanki, ama nereden? Bozuntuya vermeden, “Heee” dedi tereddütle. Bu sırada adam lafa girmişti bile.
“Niyaz ben, kapıcı…”
“Tamam tamam. Şimdi çıkardım” dedi, ağzından çıkana inanmadan. “Kusura kalmayasın, gözlüklerimi unutmuşum da seçemedim. Eee bu yaşta da anca bu kadar görür bu gözler.” Hatırlamış gibi yapanların mahcubiyetiyle dönen terliklerini düzeltti eliyle. “Hadi sana kolay gele. Ne demiştin adına… Hah… Niyazi. Kal sağlıcakla Niyazi” deyip yürüdü.
Merdivenleri çıkarken gözü hiçbir şeyi kaçırmadı. Bir kapının önüne bırakılmış çöp poşetine söylendi, kuruyan saksıya üzüldü, paspasa dökülmüş çekirdeklere burun kıvırdı. Poşeti kolunda Gülsüm’ün kapısına vardı. İlk kez çeyiz taşınırken varmıştı bu kapıya. “Benim gözüm arkada kalmaz artık” deyip kızını teslim etmişti Gülsüm’ün anası. Şukufe onu emanet bilmişti, Gülsüm de onu ana.
Ne çeyiz düzülmüştü o eve. Beyaz kurdelelerle bağlanmış yorganlar, dantelli yastıklar, işlemeli örtüler… Davulun sesi merdiven boşluğuna kadar dolmuştu. Daha kırkı çıkmadan kapısını çalmaya başlamıştı Gülsüm. “Şukufe Teyzeee…” diye uzatırdı sesini. “Şu yemeğe bir bakar mısın, eti sert mi?” Başka bir gün elinde taze fasulye… “Nasıl, tuzu çok mu kaçmış?” İki güne kalmadan yine kapıda, “Tarhananın ekşisi yerinde mi?”
Gülümsedi Şukufe… Nane ile maydanozdan bir tutam vermeyi düşündü. Gülsüm severdi tazesini. Eli poşetin ağzına gitti, sonra geri çekildi. Kocası uyuyordur şimdi. Belki nöbetten yeni dönmüştür. Kapıyı çalıp evin düzenini bozmak istemedi. Adımlarını ağırlaştırmadan yoluna devam etti.
Bir kat daha çıktı. Cavidan’ın kapısına ilişen gözünü hemen çekti. Kızının dönüşünden beri evin düzeni değişmişti. Bir zamanlar ses seda çıkmazdı bu evden. Şimdi gün boyu çarpan kapılar, merdivenlere taşan oyuncaklar, kapı önlerinde ters dönen küçük terlikler, ayakkabılar…Damadın kumar borcu başlarına bela olmuştu. Mükremin Bey de sonunda kızını, torununu alıp baba evine getirmişti. Eli yine poşetin ağzına gitti. “Cavidan’a verse miydi biraz? Torun geldi aklına, yerinde duramayan oğlan, bitirim Hakan… Şimdi çekemezdi onu yol yorgunu. Hiç şakaya gelmezdi. “Bu ne, şu ne?” deyip dalardı elleri poşete. Onunla uğraşırken merdivenlerden düşmek de vardı. Vazgeçti. Poşeti koluna sıkıştırıp devam etti.
Bir katı daha aşınca evine vardı. Akşam ne yemek yapacaktı? Topladığı yeşilliklerden güzel bir salata yapardı, dolaptaki fasulyenin yanına bir de pilav. Kocası da gelirdi birazdan. Mehmet de kim bilir hangi sokakta top koşturuyordu? “Memedim, anasının guzusu, can yoldaşım benim.” Elini cebine attı, anahtar yoktu. Öbür cebine baktı, yok. Poşeti yere bırakıp telaşla hırkasının ceplerini yokladı. Tam o sırada merdiven boşluğundan aceleci ayak sesleri yükseldi.
“Şukufe Hanım… Durun durun!” Gelen Niyazi’ydi. Bir eli korkulukta bir eli havada, nefes nefese yaklaşan adam, yanına varınca uzattı telefonu.
“Mehmet Bey telefonda sizi istiyor.”
“Anne… Neredesin sen?”
Şaşkınlıkla etrafına bakınarak, “Evdeyim ya” dedi Şukufe.
“Kapının önündeyim işte.”
Niyazi’yle beraber kapıya çıkan yabancı kadın da olanları izliyordu. Aralık duran kapıdan içeri süzüldü bakışları Şukufe’nin. Tam o anda ayağının altındaki basamak boşalmış gibi oldu. Niyazi koluna yapışmasa düşecekti. İçeriden gelen adını koyamadığı yabancı bir koku vurdu yüzüne. Gözleri koridoru geçti, salona takıldı. Pencerenin önü boştu. Oysa orada yıllarca duran ceviz konsol olmalıydı. Üzerinde Mehmet’in sünnet fotoğrafı, yanında düğünlerinden kalma gümüş şekerlik…Yoktu. Duvarın dibindeki mavi koltuklar da yoktu. Duvarın rengi bile değişmişti. Şukufe’nin bakışları evin içinde dolaştıkça kalbi boşalır gibi oldu. O an ilk kez korktu. Kolunu Niyazi’den kurtarmaya çalışırken telefondaki Mehmet durmadan konuşuyor, dil döküyordu.
“Annee…” dedi Mehmet, sesindeki telaşı saklamaya çalışarak.
“Orası bizim eski evimiz.”
Şukufe’nin mühürlenen gözleri hâlâ aralık kapının ardından görünen salondaydı.
“Hatırlıyor musun?” diye devam etti Mehmet. “Ben ilkokula giderken oturuyorduk orada. Sonra taşındık ya…” İçinden kopup gelen bir mırıltıyla sordu Şukufe.
“Taşındık mı?” İnsan yaşadığı bir günden nasıl taşınırdı? Mehmet’in derin soluğu telefonun ucunda cızırtıya karıştı.
“Yirmi beş yıl oldu anne. Yirmi beş yıl önce taşındık biz o evden.”
Merdiven boşluğuna bir sessizlik çöktü o vakit. Oysa ona göre sabah evden çıkalı daha birkaç saat olmuştu. Gülsüm’e uğrayacak, akşama yemek hazırlayacak, Mehmet’i sokaktan çağıracaktı birazdan.
“Sen şimdi Niyazi’yle in aşağı anne” dedi Mehmet yumuşak bir sesle. “Ben de geliyorum. Oturur, konuşuruz. Hepsini anlatırım sana.”
Bir anlığına bulunduğu yerden koptu, boşluğa kaydı Şukufe. Aşağı indiğinde Mehmet’in genç bir adamla konuştuğunu gördü. Delikanlı onu fark edince kesti sözünü, tedirgin bir gülümsemeyle yanına geldi.
“Hoş geldin Şukufe Teyze.”
Delikanlının yüzünde gezinen bakışları bir yere tutunacak gibi oldu, sonra yine kaydı. “Hoş bulduk evladım.” Avuçlarını ovuşturup söze giren delikanlı, “Ben Hakan, Cavidan’ın torunu…” deyince başını sallayan Şukufe elindeki poşeti uzattı. “Al bakalım evladım. Madem bunlar bu bahçeninmiş, o halde size ait. Anneanne’ne verirsin bunları.”
Hakan poşeti çocukluğundan kalma bir emanet gibi teslim aldı. Mehmet ise gözlerini yumdu sonra arkasını döndü, içinde kabaranları saklamanın tek yolu buydu.
O an kimse Cavidan’ın adını anmadı. O, adından çok yokluğuyla aralarındaydı.



