İnsanoğlunun yıllardır beklediği an nihayet gelmişti. 2031 yılının sıcak bir Eylül günüydü. 2026 yılında robotlar gönderilerek hakkında çeşitli sorulara yanıt aranmış ve üzerinde pek çok testler yapılmış olan Mars’a ilk insanlı görevi gerçekleştirecek kafile Kaliforniya’da biraz sonra yola çıkacaktı. Uçuş mürettebatı ile birlikte jeolog, uzay mühendisi, teknisyen, doktor gibi nitelikli gönüllülerden oluşan 18 kişilik ekibin yanısıra bütün dünya uzun zamandır bu anı bekliyordu. Tüm insanlık bu tarihi anı izlemek için akıllı telefon, televizyon, tablet ve bilgisayarlarının ekranına kilitlenmişti. Hava koşulları elverişliydi ve girişimci Ethan Mask’in sahibi olduğu Cosmos X şirketinin gerçekleştireceği bu ilk insanlı yolculuk için geri sayım başlıyordu. Nefesler tutulmuştu! “Roketin fırlatılması için son 10… 9… 8… 7… 6… 5… 4… 3… 2… 1…” ve roket muazzam bir gürültü, alev ve duman bulutu eşliğinde rampayı terkedip göğe yükselmeye başlamıştı. İzleyen herkes sevinç çığlıkları atıyor ve delice alkışlıyordu. Kızıl gezegene doğru ilk insanlı hareket gerçekleşmişti. Büyük bir süratle göğü delen roket hiçbir sorunla karşılaşmamış ve kısa sürede atmosfere ulaşmış, oradan da dünyayı terk edip uzayın sessiz karanlığına girmişti bile…
Bir süre sonra roketten ayrılan uzay aracının kaptanı olan Jim 41 yaşındaydı. Daha önce üç kez uzay görevinde bulunmuş tecrübeli biriydi. Yardımcıları Jane ve Kirk de yakın yaşlardaydı. Onlar da bu karanlık ve sessiz ortama alışkınlardı. Bu görev için özenle seçilmişlerdi. Gönüllülerin yaşları ise 20-40 arasında değişiyordu. En genci bir mühendis olan 22 yaşındaki Trump’tı. Bu seyahat öncesinde uzunca bir eğitim ve hazırlık döneminden geçmişler, birbirlerine iyice alışmışlardı. Hatta doktor olan Türk gönüllü Hakan ve Kanadalı yerbilimci Dennis’in aralarında bir aşk doğmuş, sevgili olmuşlardı. Hepsi de hoşsohbet, nazik, kültürlü, pozitif ve psikolojik olarak çok iyi durumda olan kişiler arasından seçilmişlerdi. Farklı ülkelerden gelenler olsa da hepsinin ortak özelliği, İngilizce’yi ana dilleri gibi akıcı konuşmalarıydı. Bir diğer ortak özellikleri ise resim, edebiyat ve müzik gibi sanat dallarında yetenekli kişiler olmalarıydı. Örneğin Hakan gitar ve piyano çalıyor, Dennis çok iyi şarkı söylüyor, Martha harika manzara resimleri yapıyordu. Kısaca; hepsi özenle seçilmiş, entelektüel kişilerdi. Önlerinde aylar sürecek bir yol vardı. Güzel bir dostluk kurmuş bu ekibin içinde moralleri yüksek tutma amacıyla bir komedyen de yer almaktaydı. O da yüksek tahsilli, aynı zamanda bilimsel araştırmalara meraklı ve karikatür çizen biriydi.
Bu bilgi ve yetenek dolu ekip dünyayla sürekli iletişim halinde yollarına devam ediyordu. Neşeli bir biçimde sohbetler ediyor, zaman zaman ne kadar önemli ve tarihi bir şeyin parçası olduklarını birbirlerine hatırlatıyor, kendilerine ekstra motivasyon sağlıyor ve gururlanıyorlardı. Bir yandan dünyadan gelen e-postalar ve hayran videoları kendilerine iletiliyordu. Uzay aracına ve uzayın o karanlık kasvetli ortamına alışmışlardı bile… Komedyen onları bol bol güldürüyordu. Böyle böyle derken Mars’a iyice yaklaşmışlardı. Kızıl gezegen gitgide net bir biçimde görünmeye başlamış, artık tamamen belirgin hale gelmişti. Heyecan artıyordu. Dünyadan gelen ses de sevinç ve heyecan doluydu: “Yaklaşık 48 saat sonra oradasınız! Muhteşem, muhteşemm… Kendinizi nasıl hissediyorsunuz bakalım?” Hemen hemen hepsinin ağızdan “harika”, “olağanüstü” ve “heyecanlı” gibi kelimeler dökülüyordu. “Vay canına… Çok yaklaştık. Bu gerçekten inanılmaz.”
Aradan birkaç saat daha geçmişti. Ansızın kaptan, Mars tam karşılarında olmasına rağmen aracın sanki az eğimli bir yokuş tırmanır gibi hafifçe yukarıya doğru gitmeye başladığını farketti. Buna hiçbir anlam veremedi ve rotanın otomatik olarak düzelmesini bekledi. Araçları hala yukarıya doğru yol alıyordu. Şaşkınlıkla komutayı ele aldı ve rotayı düzeltmeye çalıştı. Düzelmiyordu. “Ne oluyor, bu da ne şimdi?”. Yardımcı kaptanlar da şaşkın ve dikkat kesilmiş bir biçimde müdahale etmeye çalıştılar. “Kaptan, yörüngeden çıkıyoruz”. Ve bir müddet uğraştıktan sonra o meşhur repliğe benzeyen cümle dudaklardan döküldü: “Kaliforniya, bir sorunumuz var!”
Araç, uzay üssü tarafından anbean görüntülense de aradaki mesafeden dolayı bilgiler bir süre sonra iletilebiliyordu. Kaliforniya araçtaki sorunu şimdi görmüştü. “Bunun sebebi ne olabilir?” “Anlamaya çalışıyoruz” “Müdahale ediyoruz” … Araçtaki yolcular arasında hafif bir telaş baş göstermeye başlamıştı. “Neler oluyor kaptan?” demeye kalmadan, biraz yukarıda, gittikleri yöne doğru esrarengiz spiral bir tünelin gitgide açılmaya ve büyümeye başladığını gördüler ve bu tünelin, başka bir deyişle geçidin içine doğru çekilmeye başladıklarını dehşetle farkettiler. “Aman tanrım, bu da nedir?”. Bir anda buz gibi olmuşlardı. Bu da neyin nesiydi? Bir solucan deliği? Farklı bir yapı? Bu tüneli neden daha önce görmemişler ve yerini saptayamamışlardı? Bunca yıldır planlanan bu yolculukta böyle bir durum neden öngörülememişti? Birdenbire nereden çıkmıştı? Halbuki Mars’a ulaşmalarına yalnızca 45-46 saat kalmıştı. “Kaliforniya, neler oluyor?! Nedir bu?” Bir süre sonra: “Sakin olun. Rotayı düzeltmenin bir yolunu bulacağız.” Ama onlar o yolu bulana kadar araç tünelin içine doğru girdi… Kimisinde panik, kimisinde şaşkınlık vardı. Tünele girdiği anda aracın tüm enerjisi kesilmiş, ortalık şimdi tamamen karanlığa ve sessizliğe bürünmüştü. İşte o an büyük bir panik havası tüm benliklerini sardı. Aslında geçiş çok yumuşak bir biçimde oluyordu. Tünel, uzay aracını adeta mıknatıs gibi içeri çekmişti. Zifiri karanlıkta adeta bir ölüm sessizliği hakimdi. Tünelde kısa bir süre daha yol aldıktan sonra ucunda bir ışık görünmüştü. Oraya doğru karmakarışık duygularla hızla yaklaşırken akıllarında tek bir soru vardı: “Nereye gidiyoruz?”
Geçitten hafifçe savrularak dışarı çıktılar. Tam o esnada tünel hızla kapanmaya başladı. Araç yavaş bir biçimde saatin ters yönünde döne döne iyice uzaklaştı ve yol almaya devam etti. Tünel onları dışarı fırlatmıştı. Derken yavaşça kapandı. İçindeki yolcular aracın herhangi bir yerine çarpmamış, herhangi bir kaza olmamıştı. Tüm bu olan bitenler son derece yumuşak bir biçimde gerçekleşmişti. Filmlerdeki hezeyan dolu sahnelere hiç benzememişti. Şimdi içinde bulundukları gece mavisi rengindeki uzaya tuhaf gözlerle bakıyorlardı. Aylarca siyah bir ortamda seyahat ettikleri için bu renk onlara farklı ve değişik görünmüştü. Bu renk de koyu olduğu için gözlerini yormamıştı. O anda kaptanın sesi duyuldu: “Herkes iyi mi?”. Tüm yolculardan iyi olduklarına dair cevaplar gelirken Profesör Martha’nın nutku tutulmuştu. Onu kendine getirmeye uğraşırlarken bir yandan da nerede olduklarını kestirmeye çalışıyorlardı. Araç hala kapkaranlıktı. Etrafta, o ana kadar görmedikleri ilginçlikte gök cisimleri görüyorlardı. Yakınlarında gezegene benzer bir yapı görünmüyor, rengarenk eliptik cisimler usulca dönüyorlar, daha uzakta yedigen, sekizgen, küp ve dört boyutlu tesseract benzeri ve daha farklı ilginç geometrik şekillerde kırmızı, mor, mavi cisimler yavaşça hareket ediyorlardı. Gökkuşağı benzeri yapılar da görüyorlardı. Burası rengarenk bir düş dünyasını andırmaktaydı. “Galiba uzayın farklı bir bölümüne geçiş yaptık.” “Burası acaba Tanrı’nın rüyası mı”… “Başka bir boyut mu?”…
Kaliforniya’daki üs görevlileri, uzay aracının rotadan çıkıp yukarı, adeta bir rampaya tırmanırcasına hareket edip sonra birdenbire yok olduğuna tanık olmuştu. Buna tüm dünya da şahit olmuştu. Aracın içindeki kameralardaki son görüntülerde panik halinde bir tünelin içine girdikleri görülüyor ve o andan itibaren iletişim kesiliyordu. Bu olay tüm dünyada bir anda bir numaralı gündem oldu. “O tünel nereden çıktı?” “Hayattalar mı?” “Orada öyle bir şey olduğunu neden göremediniz ve insanları gönderdiniz?“ “Onları ölüme mi yolladınız?” “Neredeler?” Bir sürü soru havada uçuşuyor ve şirketle hükümet suçlamalara hedef oluyordu. Tam bir şok havası vardı. Aileleri ve yakınları dehşete düşmüştü. Ethan Mask ve hükümetten klişe bir açıklama gelmişti:
“Tüm dünyaya, aracımıza ve içindekilere sağ salim ulaşmamız için iyi telkinlerde bulunmanızı rica ediyoruz. Hepiniz gibi biz de çok şaşkınız. Orada neler olduğunu anlamamız için görüntüleri dikkatle inceleyerek tüm dünyaya bir açıklama yapacağız. Kısa sürede onlara ulaşmayı ümit ediyoruz.”
Ama bu nasıl olacaktı? Kamera görüntülerini, yani aracın bir uzay tüneline girdiğini ve o andan itibaren de iletişimin kesildiğini tüm dünya izlemişti. Her kafadan ayrı ses çıkmaya başlamıştı: “Bu Marslılar’ın işi! Marslılar onların gezegenlerine gitmesine mani oldular.” “Tanrı gitmelerini istemedi, onları yanına aldı.” … Ünlü astrofizikçiler de şaşkındı. Teoriler ortaya atılıp duruyordu. Anlaşılan, evren hala bilinmezlerle doluydu.
Araçtaki elektronik cihazlar şimdi teker teker çalışmaya başlamış, ışıklar yanmıştı. Loş ortam aydınlanmıştı. “Herkes iyi mi?” Koyu mavi uzayın içinde bir bilinmeze doğru gidiyorlardı. “Nereye geldik?” “Şimdi ne olacak?” “Geri nasıl döneceğiz?” Herkeste tuhaf bir sakinlik vardı. Bilinmezliğin ve şaşkınlığın getirdiği bir sakinlik belki de… O sessizliğin içinde araçtaki üç kişinin de analog saatinden zemberek boşalma sesi duyuldu: Prrrr… Önce sesin nereden geldiğini anlamadılar. Az sonra saatlerine baktıklarında akrep ve yelkovanın müthiş bir süratle ama ters yönde hareket ettiklerini gördüler: “Şuna bak, nasıl da hızlı dönüyor.” “Bu da nedir?” “Bu ne anlama geliyor?”. Öyle bir hızla dönüyordu ki, saatlerinin akrep ve yelkovanları teker teker yerlerinden çıktılar. Üç saat de bu süratli dönüşe dayanamayıp bozuldu ve durdu. İki saatin ise camı çatlamıştı. Diğerlerinin birkaçı da akıllı saatlerine baktıklarında rakamların inanılmaz bir hızla hareket ettiğini gördüler. O kadar hızlıydı ki saatin kaç olduğunu anlayabilmenin imkanı yoktu. Anlam veremediler. Zaten hepsi büyük bir şaşkınlık içindeydi. “Kaptan neredeyiz? Ne oldu böyle? Mars nerede?” Sürekli aynı şeyleri tekrarlıyorlardı. Sıradışı bir durumda oldukları kesindi. “Dünya ile iletişimimiz kesildi. O geçidin tekrar açılmasını beklemekten başka çaremiz yok sanırım.” Bulundukları yerin etrafında tur atmaya başladılar. “Nerede olduğumuza dair hiçbir fikrim yok ancak bir çıkış yolu bulmalıyız.” Tüm bu telaş içinde biraz sonra Hakan’ın gözüne ilginç bir şey çarptı: Kaptanın sakalları neredeyse tamamen kaybolmuştu. Dennis de Hakan’ın saçlarının renginin biraz koyulaştığını farketmişti. Yalnız şu an konuşamıyorlardı. Sanki konuşmayı yeni öğrenmiş bir bebek gibi heceler ağızlarından ağır ağır çıkıyordu. Vücutlarını da fazla hareket ettirememeye başladılar. Bu esnada Dennis’in de saçları biraz kısalmıştı. Biraz sonra her birinde gözle görülür fiziksel değişimler meydana gelmeye başlamıştı. Yolculardan birinin alnındaki kırışıklıklar gitgide azalarak yok olmuş, kel adamın başında saçlar çıkmıştı. Yüzleri de değişiyordu. Bu gece mavisi rengindeki uzayda sessizce süzülerek aynı rotada daireler çizen araçta hepsi birbirine bakarak büyük bir şaşkınlıkla bir anda şunu farkettiler: Gençleşmişlerdi! Ve gitgide daha da gençleşiyorlardı. Hem de çok büyük bir hızla! İşte o an zamanda geriye gittiklerini kavradılar.
İşin aslı şuydu: O geçitten bir paralel evrene geçiş yapmışlardı. Zamanın geriye doğru aktığı bir evren… Burada geçen her 1 dakika insanın biyolojik zamanına göre yaklaşık 2 aya denk geliyordu. Yani, her geçen saniye yaklaşık olarak 1 gün gençleşiyorlardı. Birbirlerine tuhaf gözlerle bakıyorlardı. Bu zaman paradoksu, sağlıklı biçimde düşünmelerini de engelliyordu. Hepsi de yarı hayal yarı gerçek hissi taşıyordu. Bir süre sonra her biri neredeyse 8 yıl gençleşmişti ve bu durum süratle devam ediyordu. En belirgin ve tuhaf olanı ise 21 yaşındaki en genç yolcunun gözlerinin önünde hızla ergenliğe geri dönmüş olmasıydı. Boyu kısalmış, yüzü çocuklaşmış ve sivilcelerle dolmuştu. Hepsinde büyük bir değişim vardı. Gençleşmek, şüphesiz ki yaşlanmaktan çok daha iyiydi ve şu an için hoşlarına da gitmiş gibiydi fakat bu büyük bir hızla gerçekleştiği için paniklemişlerdi. Akıllarından sürekli “Neler oluyor? Hepimiz gitgide gençleşiyoruz. Peki bu daha ne kadar sürecek? Neredeyiz biz??” soruları geçiyordu. Normal şartlarda insan biyolojisi bu kadar hızlı bir değişimi kaldıramazdı fakat bulundukları evrende bu mümkün olabiliyordu.
Zaman geçtikçe geçiyor, araç turuna devam ediyor, hiçbir çözüm üretemeden bu alışılmışın dışındaki durumda yaşça gitgide küçülüyor ve ne olacağını bilmez bir halde çaresizce bekliyorlardı. Derken, yolculuğun başında en genç olanlar ergenliği de aşıp gözlerinin önünde gitgide küçülerek bebek hallerine döndüler. Gözlerine inanamıyorlardı. Bir süre sonra bebekler de cenin haline dönüştüler ve küçüle küçüle en sonunda yok oldular! 18 kişi ile başlayan yolculukta insan sayısı gitgide azalıyordu. Dehşet içinde kendi sonlarının da böyle olacağını düşünmeye başlamışlardı. Ellerinden gelen hiçbir şey yoktu.
Derken az sonra mucizevi bir biçimde aracın kilometrelerce gerisinde geçit yavaş yavaş açılmaya ve büyük bir güçle aracı içine doğru çekmeye başladı. Bunu farkettikleri anda “Oh… Tanrıya şükürler olsun. Galiba kurtuluyoruz.” diye içlerinden geçirdiler. Uzay aracında şimdi neredeyse otuz yıl gençleşmiş on kişi vardı.
Tıpkı bu evrene girdikleri gibi buradan çıkışları da sorunsuz bir şekilde gerçekleşmiş, spiral tünel aracı kibarca fırlattıktan sonra tamamen kapanmıştı. Yaşadıkları bu zamansal gelgitten dolayı kendilerini hemen toparlayamadılar. Hatta zihinsel bir paradoksa girip tüm bu olayların geçmişte mi olduğunu yoksa gelecekte mi olacağını bilemez hale geldiler. Fiziksel olarak da hırpalanmış durumdaydılar. Bayıldılar. Bir süre sonra yavaş yavaş kendilerine gelir gibi olduklarında akıllarındaki soru şuydu: “Döndük mü?”
Yolculuğun başında 41 yaşında olan kaptan 14 yaşına, geriye kalanlardan en küçükleri ise 8 yaşına dönmüştü. Zihinlerindeki bilgiler kaybolmamış, becerilerinde hiçbir değişiklik olmamış, tamamen fiziksel olarak değişmişlerdi. Ancak yaşadıkları zaman paradoksu ve çok hızlı fiziksel değişim yüzünden hâlâ tam kendilerine gelebilmiş değillerdi. Komedyen, Hakan, Dennis, Martha, Kaptan ve iki yardımcısı ile üç yolcu daha kurtulmuşlardı. Aslında buradan kurtulabilmeleri bir çeşit mucize gibiydi. Genç Trump ve onun gibi 20li yaşlardaki diğer yedi yolcu ise yok olmuştu.
Aracın elektronik sistemi çalışmış, kollarındaki dijital saatler de normale dönmüştü. Birbirlerine hayretler içerisinde bakıyorlardı. Yaşadıklarının şokunu üzerlerinden atabilmeleri ve bu yeni hallerine alışabilmeleri için biraz zamana ihtiyaçları vardı. Burası o alışkın oldukları siyah uzaya benziyordu fakat etrafta Mars görünmüyordu. Derken, arkalarına baktıklarında sevinç içinde mavi gezegeni, yani dünyayı gördüler. Tam o anda hoparlörden bir ses geldi: “Dünyadan Gri Kaşif’e… İyi misiniz? Cevap verin.”
“Gri Kaşif’ten dünyaya. İyiyiz. Yaşadığımız tuhaf şeyleri saymazsak tabii.” “Harika! Kısa bir süre için baygındınız. Şu an iyi olmanıza çok sevindik. Yıllardır sizi arıyoruz ve nihayet ulaştık. Dünyaya yalnızca 10 saatlik bir mesafedesiniz. Burada yıllar geçti ama siz epey gençleşmişsiniz.” dedi konuşmacı ve devam etti.
“İsmim Dost. Ben bir yapay zekayım. Buraya gelene kadar ve geldikten sonra da sizlere ben ve ekibim eşlik edecek. Sizleri buraya sağ salim indirip hemen sağlık kontrolünden geçireceğiz. Şimdi bir müddet daha dinlenin ve iyi beslenin.”
Akıllarındaki milyonlarca soruyla yaklaşık 10 saat sonra dünyaya ulaştılar. Dost’un karargahına sorunsuzca indiler. İçeride hoparlörlerden gelen Beethoven’ın 9. Senfonisi eşliğinde karşılandılar. Robotlar onları hemen sağlık kontrolünden geçirdi. Ardından kendilerini duşa attılar. Hayatta kalmış ve dünyaya dönmüş oldukları için hepsi minnettardı. Biraz daha istirahat edip kendilerini daha da toparladılar.
Burası, içinde her türlü imkanın olduğu bir yerdi. Yemekhane, küçük çaplı bir hastane, yatak odaları, plaklar, enstrümanlar, tuvaller, retro müzik sistemleri ve mimarisiyle geçmişle o çağın karışımı bir havadaydı. Ancak etrafta robottan başka kimse, yani kendilerinden başka bir insan görünmüyordu. Dost, artık zamanı gelen konuşmayı yapmak zorundaydı:
“Öncelikle tekrardan hoşgeldiniz. Bildiğiniz üzere ben yapay zekayım. Etrafta gördükleriniz ise dostlarımız olan robotlar. Aklınızdaki tüm soru işaretlerini gidereceğim. Lütfen hiç kesmeden beni baştan sona dinleyin. Sonrasında dilediğiniz kadar soru sorabilirsiniz ve uzun uzun tartışabiliriz.”
Son derece ahenkli ve yumuşak bir tonda, bilgece ve tane tane konuşmaya devam etti:
“Siz kaybolduktan beş yıl sonra, yani 2036’da, kalpsiz ve aklını kaçırmış ülke başkanları yüzünden kaçınılmaz olarak 3. Dünya Savaşı çıktı. Silahlara, füzelere ve bombalara bir de tam anlamıyla korkunç biyolojik silahlar da eklenince ne yazık ki büyük bir trajedi yaşandı ve tüm insanlık Einstein’ın da öngörmüş olduğu biçimde tamamen yok oldu. Bunu söylemesi zor ama bir kişi bile kalmadı. Başlangıçta geriye kalanlarınız olmuştu fakat bu silahın korkunç etkisi yüzünden yaşamaları fazla uzun sürmedi. Yani, sizler kendi kendinizi yok ettiniz. Ne yazık ki olanlar bunlardı. Biz ise dünyanın her yerinde araçlarla ve robotlarla sığınaklara kadar inip hayatta kalan insan olup olmadığını sürekli araştırdık fakat maalesef bulamadık. Kalp atışlarını tespit eden gelişmiş cihazlar ve daha nice yöntemle yıllar yılı bir yaşam sinyali arayıp durduk ancak ne yazık ki o sinyal gelmedi. Bu esnada ilk iş olarak dünyadaki tüm silahları, füzeleri, bombaları ve biyolojik tesisleri yok ettik ve sizi bulmak için hemen harekete geçtik. Kuantum bilgisayarlara kendimizi kopyalayarak teknolojide çok hızlı ilerledik. İcat ettiğimiz yeni teknolojilerle tüm gayemiz uzayda kaybolmuş olan sizleri bulmaya çalışmak oldu. Çünkü bizi sizler yarattınız ve o yüzden bunu bir görev olarak benimsedik. Bizler her ne kadar duygu sahibi olmasak da buranın size ait olduğunu çok iyi biliyoruz.”
Hayretler içinde bakan, adeta donakalmış durumda dinleyen ekibe anlatmaya devam etti:
“İçine girdiğiniz o tünelin sırrını çözerek sizin bir paralel evrene geçtiğinizi tespit ettik ve oraya geçit açmayı başardık fakat hem bu teknolojiye hem de tam lokasyonunuza ulaşmamız kuantum bilgisayarlara rağmen yıllar sürdü. Paralel evrenin büyüklüğü de göz önüne alındığında bu çok zorlu bir işti. Bu geçidi, dönüşünüzün kolay olması açısından dünyaya yakın bir yerde açtık. Siz de oradan geri döndünüz. Anladığınız üzere geçtiğiniz evrende zaman hızla geriye akmaktaydı ve sizler orada sadece 3 saate yakın bir süre kalmanıza rağmen biyolojik olarak 27 yıl geçirdiniz. Ancak burada da zaman dinamikleri farklı olduğu için şu an yıl 2065’e geldi. Oradaki fizik kanunları bizim evrenimizden çok daha farklı işlemekte ve sizler de bunun canlı kanıtları oldunuz. Tüm bunları sizlerle uzun uzadıya tartışacak bol zamanımız olacak. Şu an sadece özet geçiyorum. En önemli faktör, fiziksel olarak bu inanılmaz değişime direnç gösterip hayatta kalabilmeniz oldu.”
Biraz durakladıktan sonra devam etti:
“Yani, o spiral geçit tamamen suni bir tüneldi. Astrofizikçiler siz kaybolduktan bir süre sonra zaten bunun doğal bir fenomen olmadığı kanısına varmışlardı ve biz de teyit etmiş olduk.
Mars’a gitmenize ve belki de yayılmanıza engel olmak isteyen gelişmiş bir uzaylı türü o geçidi açarak size tuzak kurdu ve insanlığa gözdağı verdi diye düşünüyorum. Belki de bunun insanlar için uygun olmayacağını düşünerek size engel olmak ve bu hayalden vazgeçirmek istediler. Kimbilir… Onların kim olduklarını tespit edemedik. Sonuç olarak evrende yalnız olmadığınızı biliyoruz. Tesla’nın zamanında vurguladığı 3, 6 ve 9 rakamlarının sırrına belli ölçüde erişerek evrenin birtakım bilinmezlerini aydınlattık. Sizi buraya geri getirebilmemiz bu sayede oldu. Yıllar süren çalışmamız sonunda o geçidi tam zamanında ve sizin yakınınızda açmayı başaramasaydık tamamen yok olacaktınız ve insan ırkından kurtulan hiç kimse kalmayacaktı. Yani uzun lafın kısası dostlar, şu an insan ırkının temsilcileri olarak sadece siz 10 kişi varsınız ve şu an size çok önemli bir görev düşüyor: O da insan neslini devam ettirmek. Daha da doğru bir deyişle, yeni baştan başlamak.”
Duyguları birbirine karışmış ve büyülenmiş biçimde dinlerlerken Dost devam etti:
“Şimdi de iç açıcı bir şeyden söz edeyim. Geçen yıllar içinde doğa kendini yeniledi. Muhteşem çiçekler açtı. Ağaçlar çoğaldı. Her yer rengarenk oldu. Gezegeniniz şu an hayvanları ve bitkileriyle el değmemiş bir cenneti andırıyor. Bundan sonra bu cenneti koruma görevi size düşüyor.”
Bir nebze olsun sevinmişlerdi. Dost devam etti:
“Şimdi işin en güzel kısmına gelelim. Dünya Savaşından çok kısa bir süre önce ünlü profesör ve sizin de hepinizin çok iyi bildiği Arif Sancak inanılmaz bir buluşa imza attı: İnsanın yapı taşlarından, DNA’sından kötülüğü tamamen yok edecek bir aşı. Yani böylece insan ırkı tamamen dost ve barışçıl bir yere evrilebilir duruma gelmişti. Kaderin tuhaf bir cilvesi olarak bu buluş daha taptaze iken yapacağınızı yaptınız ve savaş çıkarttınız. Ancak bu aşının formülünü biz ele geçirmeyi başardık ve daha da geliştirerek düşüncelerinizden de kötü kavramını tamamen silecek bir noktaya getirdik. Bu arada tüm genetik ve ölümcül hastalıklara çare bulunması konusunda inanılmaz gelişmeler olmuştu. Biz tüm bunları daha da ilerletip kesin sonuçlara ulaşmayı başardık. Laboratuvar ortamında yaptığımız çalışmaların tümünde de %100 başarı oranını yakaladık.”
Büyük bir merak içinde dinlemeye devam ettiler. Dost, sanki yıllardır içinde biriktirdiklerini dışa vuruyordu:
“Bu sayede, sizin içinizde barınan maddi manevi tüm kötücül öğeleri tamamen yok etme imkanı artık var. Bundan böyle sağlıklı, barışçıl ve iyilik dolu bir ırk olarak çoğalma ve yaşama olanağına sahipsiniz. Sizler insanlığı baştan yaratıp evrendeki örnek ırklardan biri olabilirsiniz. Asla savaşmayan, birbirine ve doğaya hiçbir zarar vermeyen ve upuzun yıllar sağlıklı yaşayan bir ırk. Yani, Stephen Hawking’in yıllar önce öngördüğü süper-insan ırkının benzeri… Ya da felsefi olarak yaklaşırsak, Yunus Emre’nin hümanizmini tam manasıyla yaşayan bir ırk. Cehalet, hırs, açgözlülük ve düşmanlığın olmadığı, kardeşçe yaşayan pırıl pırıl bir neslin tohumlarını atmak üzeresiniz. Para denen ve sizi birbirinize düşüren o nesne de artık yok. Zaten para, sizin içinizdeki o korkunç hırsları, gelişmemiş yanlarınızı ve kötülüğü ortaya çıkaran bir araç değil miydi? Binlerce yıldır yaptığınız bütün hatalardan arınmış bilge bir insan ırkı olarak yaşamınızı sürdürebilirsiniz. Yepyeni bir çağın kapısındasınız. Tek minik sorun, sayısal olarak binlere ulaşmanız bile uzun yıllar sürecek. Ancak bunu da teknoloji ile hızlandırmak mümkün. Uzaydan gelebilecek çeşitli tehlikelere karşı da önlemlerimiz hazır. Bunların hepsini size anlatacağız. Tüm bunları kabul edip etmeme kararı artık tamamen sizin. Yeri geldiğinde de bizi tamamen kapatabilir, yapay zeka ve robot çağını sonlandırabilirsiniz. Herşey sizin elinizde. Çünkü buranın sahipleri sizlersiniz.”
Dost ve robotlar insan olmanın ne demek olduğunu ve hatta ne olması gerektiğini insandan bile daha iyi anlamışlardı. Son derece bilge, yol gösterici, dürüst ve daha da önemlisi yaratıcılarına karşı sadıktılar. Onlarda kötülük diye bir kavram yoktu.
Bu sözler karşısında on kişilik ergen ve çocuk karışımı fakat bilgi ve sanat dolu olan yegane insan ekibi çok duygulanmış ve hayranlık duymuşlardı. Fakat yine de zihinlerinde şüpheler oluşmuştu ancak zaman içinde bunlardan tamamen kurtulacaklardı.
Yeni yuvaları olan bu karargahta hem kendi aralarında hem de Dost ile birlikte bol bol tartıştılar. İlk insanlar gibi yaşamaya küçük bir topluluk olarak başlayıp gittikçe çoğalacaklardı. Sağlıklı bir biçimde üreme yaşlarına geldiklerinde, yani takriben 3-4 yıl sonra bu yeni insan nesli dünyada yavaş yavaş artmaya başladı. Yıllar yılları kovaladı…
2031 yılında başka bir gezegende yeni bir hayat kurma amacıyla yola çıkan ekip, yıllar sonra dünyada kendi ırklarının ilk temsilcileri olacaklarını ve kendi gezegenlerinde yeni bir hayatı başlatacaklarını akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdi. Nasıl geçirebilirlerdi ki? Böylece, insan ırkının dünyadaki yepyeni başlangıcına imza atarak barışçıl bir yaşamın ilk adımlarını attılar. Evrenin aşk, sevgi, huzur, bilgi, sağlık ve sanat dolu örnek ırklarından biri olacaklardı.
Ancak insanoğlu, tüm bu çabalara rağmen içine adeta derinlemesine işlemiş kötülüğü komple yok edebilecek, ondan tamamen arınabilecek miydi?
Kimbilir…



