Bazen kendimi o eski, yorgun karbon kağıtlarına benzetiyorum; hani her darbede biraz daha incelen, mürekkebi yer yer topaklanmış, üzerine vurduğun harfi karşı tarafa yamuk yumuk, silik bir leke olarak geçiren türden. Ortada bir “ben” var gibi görünüyor ama aslında o boşluğun kendisiyim; içi boşaltılmış, sadece bir isimden ibaret bir etiketim artık.
Yıllarca mutfak masasıyla yatak odası arasında, üzerime çöken o görünmezlik tozunu silkelemeye çalışarak yaşadım. Etrafımdakiler için sadece işleyen bir düzenin parçasıydım; ütülenmiş gömlekler dolaba girdiğinde ya da akşam yemeği hazır olduğunda varlığım onaylanıyordu. Oysa ben, kendi hayatımın içinde gizli bir özne bile değilim artık. Çünkü gizli özne dediğin, en azından cümlenin içinde bir yerlerde eylemi sırtlar. Bense sadece cümlenin kıyısında, “belki”lerin ve “olsa gerek”lerin arasında bir hayalet gibi dolaşıyorum.
Kimliğimden, hafızamdan ve beni “ben” yapan o has duygulardan, sanki bir yangından kaçar gibi tahliye oluyorum. Tıpkı annemin odayı değil de, o odadaki kadını terk etmesi gibi; ben de kendimi o daracık, sahte kimliklerin içine hapsediyorum. “İyi bir anne” ya da “yazmaya çalışan bir kadın” gibi davranmak kolay, ama o boşluğun içinde gerçekten bir şeyler hissetmek çok zor.
Kendi sesimi bulmak için bu kadar beklememeliydim; o ses zaten içimde, sadece serbest kalmayı bekliyor. Artık başkalarının hayatındaki boşlukları doldurmak için kendi renklerimi soldurmaktan yoruldum. Bu dilsiz sabrı yırtıp atmak, kendi hikayemin tek ve gerçek sahibi olmak istiyorum. Çünkü biliyorum ki, dünya ne kadar mesafeli ve sert olursa olsun, insan kendi sıcak sığınağını ancak kendi kelimeleriyle kurabiliyor.



