Kusursuzluk diye bir şey yoktur. Kusursuzluk, ancak içinde kusur varsa bir anlam taşır. Yaşam denilen anlamsız anlamlı şey, zıtlıkların uyumuyla varlığını sürdürür. Önce Türk siyasetinde başlayan sonra bütün alanlara sızan, “en çok bağıran haklıdır” varsayımı, varsayımdan öte bir şey değildir. Bağırmak tam tersine haksızlığın en birincil belirtisidir. Gerçekten haklı olan bir birey, bağırmak yerine sessizliği seçer. Sessizlik en güçlü yok sayma biçimidir.
Bu bağırma konusunun daha iyi anlaşılabilmesi için müzikten örnek verebiliriz. Siz en yüksek biçimde bağıran bir şarkıcıyı dinleyip, “ne ses varmış diyebilirsiniz.” Ama günün sonunda Fikret Kızılok şarkısında ağlarsınız. Bülent Ortaçgil şarkısında transa geçip, başka boyutlara gidersiniz.
Bu durum bize zorla dayatıldı. Üstelik bugün de değil. Yetmişlerin sonunda… Müzik endüstrisi, müziğin giderek toplumsal bir ulaşım aracına dönüşmesine sessiz kalmadı. İnsanların özünü yakalamasını, müziğin iyileştiren, sorgulatan yanlarını yok etmek istediler. Aksi halde toplumsal bir bütünlük oluşacaktı.
O zaman devreye kusursuzluk girdi. En ufak hata olmayan notalar, inanılmaz teknik okuyan, her notaya özenle basan şarkıcılar varlık göstermeye başladı. Duygu ikinci plana itilip, yerine kusursuz söyleme alışkanlığı getirildi. Sözel, edebi taraf giderek yozlaşmaya, içi boşalmaya başladı.
“Yap hemen, hemen de tüket” modası baş gösterdi. Tüketen toplum sonunda kendi özünü de tüketmiş oldu bu sayede.
Şimdi işler çığırından çıkmış durumda. Yapay zekayla yapılan emeksiz şarkılarla dolu her yer. Öylesi bir duruma geldik ki, yakında insana da gerek kalmayacak.
Bilmiyorlar ki insan ölürse, yok olursa yaptıkları ve yapacakları hiçbir şeyin kıymeti kalmayacak. İnsan tasarrufuyla başlayan macera, insana muhtaç olmakla sonra erecek. Bana göre dünyanın sonu başladığı gibi olmayacak. Yani büyük bir patlamayla değil. Aksine sessizce, usul usul… Ve çaresizce kendi sonumuzu görerek…



